Giriş | Kayıt Ol
Kullanıcı Adı :

Şifre :


GİT
 

  Ara Arşiv

Etkinlik Ajandası

<- Ekim 2014 ->
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31

Anket


 
Ana Sayfa > >
Aşkın Devletten Sivil Topluma, Ömer Çaha

SİVİL TOPLUM DERGİSİ
YIL: 2 SAYI:6-7 / NİSAN-EYLÜL 2004
Gendaş Yayınları, 2003, İstanbul
 
 
Bu yazı 18991 defa okunmuştur.

AŞKIN DEVLETTEN SİVİL TOPLUMA

 

Ömer Çaha

 

Gendaş Yayınları, 2003, İstanbul

Türkiye’de sivil toplum, pratik alan ve teori olarak giderek gündemde kendine daha fazla yer edinmeye başladı. 28 Şubat’ı görmezden gelmemekle birlikte göreli olarak darbeler döneminin kapanmasıyla birlikte  bireylerin ve devletin demokrasiyi içselleştirmeye başlaması sivil toplum anlayışının yerleşmeye başlamasını sağladı. Ancak Türkiye kendi içinde ürettiği birtakım ideolojik, sosyal ve ekonomik sorunlardan dolayı anlamlandırma sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu sorun, sivil toplum ve devlet kavramının yanı sıra birçok kavramın teori ve pratik olarak yanlış anlaşılmasına ve ciddî uygulama problemlerine yol açmaktadır. Örneğin, devlet, siyasal ve sosyal tarih açısından en önemli kavramlardan biridir. İnsanlarımız devlete her zaman övünç duyulacak bir kavram olarak bakmış ve daha da ötesi devleti uğruna feda olunacak temel bir varlık olarak görmüştür. Yüzyıllar boyunca akla gelebilecek her türlü düşünce ve uygulama biçiminin merkezine devleti yerleştirmiştir. Sivil toplumun öngördüğü farklı, özgün, özgür ve kendi başına bir varlık olma gibi temayüllerin izini bulmak devlet düşüncesini bu kadar özümsemiş bir toplumda oldukça güç olsa gerek. Kökleşmiş bir devlet düşüncesine sahip olmamız sivil toplumun Türkiye’de –Batı’dan farklı olarak- devletle birlikte zikredilmesine neden olmuştur. Nitekim, Batı’da sivil toplum devlete bağımlı olmayan sosyal sınıfların ve grupların öncülüğünde gelişmiş, bizde ise devlete en uzak olması gereken sosyal sınıflar devletin çatısı altında toplanmış ve devletten beslenegelmiştir. Bugün devlet-sivil toplum dayanışması eskisinden farklı bir görüntü çizmemektedir; hatta daha fazla tartışılır duruma gelmiştir. Çünkü işçisi, memuru, öğretmeni, akademisyeniyle herkes devleti varoluş kaynağı olarak görmektedir. Sağlıklı bir toplumun (özgür, özgün ve kendi başına bir şeyler üretebilen) var olabilmesi ve yaşayabilmesi için devlet-sivil toplum ayrışması zorunlu görünmektedir. Buradan hareketle, devlet ve sivil toplumu geniş bir yelpazede incelediği Aşkın Devletten Sivil Topluma adlı eserinde Ömer Çaha, bu iki kavramın tarihsel bağlamından başlayarak ideolojilerde devlet-sivil toplum, sivil toplumun Batı’daki gelişimi, Türk tarihi içinde sivil toplumun yeri ve yakın Türkiye tarihindeki algısı konularını irdeliyor.

Yazar alışılagelmiş üslûbun ve değerlendirmelerin dışına çıkarak vermiş olduğu örneklerle teoriyi başarılı bir şekilde birleştirdiği kitabına sivil toplum temel kavramları ile başlıyor. Kitabın, “Sivil Toplum, Temel Yaklaşımlar ve Kavramlar” adlı ilk bölümü, sivil toplumun devlet algısı içinde nasıl şekillendiğini ve yorumlandığını gözler önüne sermekte. Örneğin Hegelci bir anlayışın ürünü olan transandantal (aşkın) devlet yapısı devleti yegâne hegemonya olarak kabul etmekte, hiçbir şeyi onun üzerinde görmemektedir. Devlet, Hegel’de temel bir kaynak olarak yer bulmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında sivil toplumun gelişmesi bu tür bir yapıda mümkün değildir. Transandantal devletçi anlayışta devlet, gerçekten aşkın bir otorite olarak formüle edilirken, sivil toplum bu devletin ancak bir taşıyıcısı ve aracısı olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Diğer taraftan Marksist devlet anlayışında sivil toplumu devletten ayıran ve devleti kapitalist toplumda kamusal yararın tümünün belirleyicisi olarak gören bir yaklaşımı görmekteyiz. Marks’a göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını belirleyici olan, devlet değil, sivil toplumdur. Ancak Marksist devlet yaklaşımı, sivil toplum kavramını Hegel’in aksine formüle etmiş olmasına rağmen, siyasal yaşamın sözleşmeye değil güce dayalı olarak geliştiğini kabul etti ve sınıfsız topluma geçişte devlete kurucu bir rol biçtiği için Hegel’in devletini aşamadı. Bugün sosyalist ülkelere baktığımızda da sivil toplumun hemen hiç gelişemediğini söylemek yanlış olmaz. Nitekim Demirperde ülkeleri olarak tabir edilen Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler rejim değişikliğine kadar tamamen baskıcı bir devlet anlayışıyla yönetilmişlerdir. Bu bakımdan Marksizm’i transandantal devlet anlayışının içinde yer alan bir doktrin olarak tanımlamak hiç de yanlış olmayacaktır.  Marksist literatürün diğer düşünürlerinden Gramsci, devleti ve sivil toplumu Marks’tan farklı olarak daha liberal düşünmüştür. Gramsci devletin, tarihin nihaî amacı olan kuşatıcı, soyut bir son değil, aksine bir araç olduğunu kabul etmektedir. Onun sivil toplum algısı da Marks’ın aksine alt yapısal bir alan değil, üst yapısal bir alanı oluşturmaktadır. Bu anlamda Gramsci, sivil toplum kavramına ilişkin anlayışını Marks’tan değil Hegel’den almıştır. Kısaca, Gramsci kapitalist toplum içinde bir sınıfın yaygın hegemonyasını tüm topluma mal etmeye çalışmaktadır. Bir bakıma hegemonyanın el değiştirmesi söz konusu olmakta, buna bağlı olarak da devletsiz sivil toplumun mutlak hâkimiyeti ön görülmektedir. Enstrümantal (araçsal) devlet anlayışı sivil toplumu tamamen liberal bakış açısıyla ele almaktadır. Ömer Çaha’nın da kitabın ilerleyen bölümlerinde savunduğu liberal düşünce, devleti tamamen bir araç olarak görmekte ve sivil toplumun gelişmesine en uygun zeminin de liberal anlayış içinde olduğunu savunmaktadır. John Locke bu anlayışın en önemli düşünce insanıdır. Onun siyaset felsefesinde sivil toplum, kamusal alanda gerçekleşen bir sözleşmeyi takip etmektedir. Bu kavramın karşıtı politik toplum değildir; hatta sivil toplum, politik toplumla aynı anlama gelmektedir. Buna ek olarak Locke bireyle devlet arasındaki ilişkiyi belirleyen ana kavramın rıza olduğunu söylemektedir. Birey ancak kendi isteğiyle politik  toplumun veya sivil toplumun üyesi olabilir. Locke’da sivil toplum, bireylerin rasyonel tercihlerinin bir uzantısı olarak gelişir. Diğer bir deyişle sivil toplum, bireylerin etik tercihlerinin bir sonucu olarak kamusal alanda politik bir boyut kazanır. Kamusal alanda devlete kadar uzanan politik çizgi, bireylerin tercihlerinin bir uzantısıdır. Kısaca liberalizmde temel ayrımın birey ile toplumsal yaşam arasında  olduğu söylenebilir. Sivil toplumun realize edildiği toplumsal yaşamın temel hedefi, bireysel mutluluğu sağlamaktır. Sivil toplumun temel hedefi budur. Sonuç olarak ister klâsik ister modern liberal teoriye baktığımızda diyebiliriz ki, sivil toplum ile liberalizm, hem teorik argümanlar hem de tarihsel pratikler itibarıyla birbirini tamamlayan iki kavram olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar sivil toplum kavramı devlet müdahalesini ve aşkın bir devlet düşüncesini öngören merkeziyetçi-devletçi düşünürlerin elinde kapsamlı biçimde tartışılmışsa da bu kavramın tekabül ettiği farklı ve otonom kamusal alan, en çok liberal temalara karşılık verebilir.

Kitabın belki de en önemli bölümlerinden biri “Sivil Toplum İçin Zorunlu Olan Ön Koşullar” başlığı altında sıralanan, sağlıklı bir sivil toplumun gelişmesi için gerekli özelliklerdir. Bu bölüm âdeta açık bir reçete veya rehber olarak sunulmuştur. Aynı zamanda teori ve uygulama arasında bu bölüme yer verilmesi de dikkat çekicidir. Nitekim bu bölümden sonra liberal ve sosyalist ülkelerdeki sivil toplum hareketleriyle Türkiye’deki sivil toplum hareketleri incelenmektedir. Zorunlu ön koşullara döndüğümüzde yazar, Batı’daki şekliyle bir sivil toplum projesinin hayata geçirilmesi için iki önemli özellik sıralamıştır: (i) hukuk devleti, (ii) sınırlı devlet. Başta da belirttiğimiz gibi Ömer Çaha’nın temel yaklaşımı liberal düşünceye yakın olduğu için bu iki özellik, onun bu düşüncesinin yansıması olarak değerlendirilebilir. Hukuk devleti özelliği, devletin tüm vatandaşları eşit statüde kabul etmesini, suç işlemedikçe tüm vatandaşların masum olduklarını, temel hakların hiçbir şekilde kısıtlanamayacağını ve yöneticilerin keyfî tutumlardan sakınmalarını gerektirir. Toplumsal yaşam alanında kültürel, siyasal ve iktisadî alanda sivil toplum örgütleri arasında gelişecek olan rekabette devletin taraf olmaması, devletin ancak bir hukuk devleti olmasıyla mümkündür. İkinci olarak devletin faaliyetleri itibarıyla sınırlı olması gerekir. Devletin faaliyet alanının geniş olması o oranda sivil toplumun daralması anlamına gelmektedir. Bununla birlikte sivil toplumun gelişmesi için devletin yanı sıra toplumsal yaşamın da bazı özelliklere sahip olması gerekir. Beş temel konuyu kapsayan toplumsal ön koşullar; toplumsal farklılaşma, toplumsal örgütlenme, gönüllü birliktelik, toplumsal düzeyde otonomileşme ve baskı mekanizması oluşturma olarak sıralanabilir.

Liberal ve sosyalist toplumlardaki sivil toplum hareketleri, kavramlarla birlikte belirttiğimiz gibi sahip oldukları düşünceler yönünden değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu iki farklı siyasî ve düşünsel yapı hâkim oldukları toplumlarda sivil toplumu farklı anlamlandırmış ve yorumlamışlardır. Örneğin Batı Avrupa’ya baktığımızda on ikinci yüzyıla kadar dayanan sivil toplum-devlet algısı iki önemli model üzerinde bina edilmiştir. Bunlar Fransız ve İngiliz modelleridir. Buna karşılık Doğu Avrupa, imparatorluklar ve sosyalist devletler tarafından uzun süre yönetildiği için daha devletçi bir yapı içerisinde yorumlanmaktadır. Osmanlı ve Türkiye’ye geldiğimiz zaman sivil toplum-devlet algısı yukarıda değindiğimiz temel kavramların harmanlanmış şeklini gözlerimiz önüne serer. Türkler için yeryüzündeki temel varlık kaynağı devlettir. Osmanlı’da sivil toplumun Avrupa’dan ayrılış noktası da budur. İslâm’ın kabulüyle birlikte Türkler gücü artan bir devletçi yapı izlemişler ve bunun en kuvvetli yansıması olan Osmanlı Devleti de siyasal kültür olarak bunu benimsemiştir. Nitekim Osmanlı’da duraklama dönemine kadar sultan merkezli bir devlet yapısına sahip olunmuş, duraklama dönemiyle birlikte sultanın etkisi azaldığı hâlde merkeziyetçi yapı yine de bürokrasi ve askerî yapıyla korunarak devam etmiştir. Sivil toplum unsurları da bu merkezî yapının sonucu olarak bağımlı unsurlar hâlinde yaşamaya çalışmışlardır. Bu unsurlara en iyi örnek loncalardır. On dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Osmanlı-sivil toplum canlanması göze çarpmaktadır. Bunun en önemli nedeni Osmanlı modernleşmesinin başlamasıdır. Buna rağmen son dönem Osmanlı-sivil toplum algısı Anglo-Sakson geleneğe karşı Alman/Fransız devletçi yapıyı benimsemiştir.

Cumhuriyet dönemi sivil toplum açısından hayal kırıklıklarıyla doludur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Takrir-i Sükun’la birlikte başlayan yasaklar zincirine birçok sivil toplum örgütünün kapatılması eklenir. Bununla birlikte bürokratik ve ağır devletçi düşünce sivil toplum anlayışını 1950’lilere kadar rafa kaldırmıştır. Tek parti dönemi dediğimiz bu dönem Ömer Çaha’ya göre kendi içinde iki kısımda incelenmelidir: (i) Atatürk’ün ölümüne kadar olan dönem, (ii) Millî Şef dönemi (1950’ye kadar). Atatürk daha liberal bir görüşe sahip olmasıyla demokrasiye ve katılımcılığa daha açık bir liderdir. Ancak Millî Şef dönemi devleti tamamen devletçi ve bürokratik bir yapıya dönüştürmüş, sosyal ve ekonomik hayata müdahalelerle 1950’lere gelinmiştir. Türkiye tarihinin önemli dönüm noktalarından biri de 1980’lerdir. 80 darbesinin ardından ordunun siyasal alandan çekilmesiyle birlikte liberal bir yapıya dönüşün kapısı açılmıştır. Devlet-sivil toplum ayrışması da bu yıllardan sonra daha belirgin hissedilmeye başlanmış aynı zamanda birçok sivil toplum örgütü yıllardır kısılmış oldukları yerlerden çıkmaya başlamışlardır. 1990’lar daha organize ve geniş halk katılımının olduğu bir sivil yapıya başlangıç yıllarıdır. Bu dönem iktidara karşı muhalefetin güç kazandığı yıllardır. Türkiye’de İslâm’ın yükselişi ve İslâmcı muhalefetin iktidar konumuna gelmesi yine bu yıllara rastlar. 28 Şubat post-modern darbeyle Refah Partisinin iktidardan bazı sivil toplum örgütlerinin de desteğiyle  uzaklaştırılması bu yılların sorgulanması gereken noktalarından sadece biridir.

Sivil toplum düşünce ve eylem olarak kendini devamlı yenileyen ve sorgulayan bir yapıya sahip olmalıdır. Bugün Türkiye’nin hâlâ bu kavrama ne kadar uzak ve yabancı olduğunu görmek hiç de güç değildir. Nitekim kısa Cumhuriyet tarihimiz boyunca belirli dönemlerde ortaya çıkan sorunlar bunun en belirgin kanıtını oluşturmaktadır. Teori ve uygulamanın bir arada anlatıldığı Aşkın Devletten Sivil Topluma isimli kitap, başta  sivil toplum kavramının doğru bir şekilde yeniden okunması ve anlaşılmasını sağlamaktadır. Sivil toplumun tarihî serüvenini anlatan Ömer Çaha akıcı bir dille bu serüvenin önemli işaret noktalarını bizlere göstermektedir.


Ana Sayfa  |  S.S.S  |  Site Haritası  |  Kullanım Şartları  |  İletişim
Copyright © Edam, 2006. Tüm Hakları Saklıdır.