Giriş | Kayıt Ol
Kullanıcı Adı :

Şifre :


GİT
 

  Ara Arşiv

Etkinlik Ajandası

<- Temmuz 2014 ->
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31

Anket


 
Ana Sayfa > >
Sivil Toplum Kuruluşlarıyla İlgili Kavramlar

SİVİL TOPLUM DERGİSİ
YIL : 1 SAYI : 1 / OCAK -ŞUBAT - MART 2003
ÖZET: Sivil toplum, devletten önce gelen, onun içinde yaşayan, ama onunla özdeş olmayan, hatta ona karşı koyabilen bir tür insan ilişkileri yumağıdır. Batı uygarlığı tarihi içinde, böyle bir kavram kapitalizmin doğurduğu burjuvaziyle gerçekleşmiştir, başka deyişle, daha ilkel gelişme düzeylerinde “sivil toplum” kurulamaz. Kavramın Türkiye’ye gelmesi ve kullanılışı ise tartışmalıdır. STK kavramı pratikte bulunan durumu tam olarak yansıtmaya yetmemekte ve gerçek içeriğine uygun bir kullanım sunamamaktadır. Bu makale sivil toplum kuruluşlarının kullandığı çeşitli kavramların gelişimini ve teorik arkaplanını anlatmaktadır.
 
 
Bu yazı 29189 defa okunmuştur.

Toplumsal bilimlerde, aynı konu alanına sık sık yeni modellerle yaklaşılıyor. Birileri kalkıp, o vakte değin hiç duyulmamış bir terminolojiyle bir şeyler anlatıyor, çözümlemeler yapıyor, sonuçlar çıkarıyor. Bunları okuyanlar, böyle bir yeni yaklaşımın niteliğini kavrayınca, söz konusu terimlerin çoğu kere eskiden başka türlü dile getirilen birtakım olgulara ya da ilişkilere verilmiş yeni isimlerden ibaret olduğu duygusuna kapılıyor, bir çeşit hayal kırıklığına uğruyorlar. Ancak haksızlık etmemek gerekir: hemen hemen her yeni yaklaşımda önerilen kavramlarla eskiler arasında nüanslar olmakta, yeni terimler eskileriyle tam örtüşmemektedir. Belki, bu bilimlerde “ilerleme” denildiğinde, bu türden küçük “paradigma değişiklikleri” kastediliyordur. İşte, böyle bir anlayışla günümüzün gözde kavramları olan “sivil toplum kuruluşları”nın serencamına bakmaya çalışacağım.

Toplubilimciler, kendi seçimimiz sonucu olmayarak, ister istemez girdiğimiz, daha doğrusu kendimizi içinde bulduğumuz akrabalık gibi birincil (primary) ilişkilerle, irademize dayalı olarak, örneğin bir sözleşmeyle katıldığımız dernek üyeliği türünden ikincil (secondary) ilişkiler arasında ayrım yaparlar. Bu ikincil gruplara gönüllü (valuntary-ihtiyari) kuruluşlar da denir. Bunlarda, “rıza” önde gelir.

Gerek birincil grupların, gerekse dernek gibi toplaşmaların arasında gözetilen bir ayrım da, bunların özgül (specific) bir amaçla oluşmuş olup olmamalarına dayanmaktadır. Şirketler, spor kulüpleri gibi belirli amaçlı (purposeful) kuruluşlardan farklı olarak, amaçsız (purposeless) denilen gruplar, gerçekte amaçsız değillerdir; sadece gerçekleşince grubun ortadan kalkması gerekecek belirli amaçlar yoktur; sayıp dökülemeyecek, hepsi belirlenemeyecek amaçlara hizmet ederler. Bir bakıma (F. Tönnies’in Gemeinschaft-Gesellschaft/cemaat-cemiyet) topluluk-toplum ayrımı da, bu amaçsızlık-amaçlılık bölünmesine denk düşer.

Bazı topluluklar biçimsel ve yasal olarak örgütlenmiş ve tüzel kişilik (hükmi şahsiyet) kazanmışlardır (incoporated); kendi hak ve yükümlülükleri vardır; diğerleri bir sözleşme çerçevesinde bir araya gelmişlerdir, mütevellileri (trustees) ya da temsilcileri aracılığıyla yasal işlemlerde bulunmaktadırlar. Yine bazı topluluklar kendi iç işleyiş kurallarını saptamış, diyelim bir yönetmeliğe bağlamışlardır (constituted); başkalarıysa böyle yapmamışlardır, her bir olayda üyelerinin anlık istek ve tepkilerine göre işliyorlardır.

Son onyılların moda kavramı CGO’lar (non-govermental organizations, hükümet daha doğrusu devlet-dışı örgütler), toplumbilimde çoktandır yapılan bu tanımlardan büsbütün ayrı şeyler değildir. Ancak, temsili demokrasi kuramlarının aşınması nedeniyle, bunlara yeni işlevler yüklenmiştir. Galiba, biraz hızlı gittim, daha geriye döneyim.

1950’li yıllarda, Amerikan sosyolojisinde (Fizikten ödünç alınarak) bir “kitle” (mass) kavramı ortaya atıldı. “kitle toplumu”ndan, “kitle kültürü”nden söz edilmeye başlandı. Bu, bir bakıma Roma populus’unun, Fransız Devrimi’ndeki le Peuplme’ün, Marxist “halk”ın uzantısıydı. Daha 1930’da Ortega y Gasset “Kitlelerin İsyanı” diye bir kitap yazmış, demokrasinin gelişmesi sonucu, artık iktidara boyun eğmeye yanaşmayan yeni bir siyasal yapının oluştuğunu ileri sürmüştü. Aslında, “sınıf”tan farklı olarak “kitle”, eski ayak-takımı (mob) kavramı gibi, irrasyonelliği çağrıştırmaktaydı. Yine de, meslek odaları, sendikalar türünden “kitle örgütleri” ilericilerin övgüsünü kazandı. Bu benimsemenin bir göstergesi, terimin başına “demokratik” sıfatının eklenmesi oldu.

“Sivil toplum” kavramı için ise, daha da geriye, 18. yüzyıl Avrupasına gitmek zorundayız. Bu terim, ilk kez toplumsal sözleşme kuramları bağlamında ortaya atılmıştır. “Doğa durumu”nda yaşayan insanlar, kendi aralarında sözleşerek “uygarlık durumu”na geçerler. Bazı kuramcılar, insanları iki katlı bir sözleşmeyle, önce uygar toplum durumuna, sonra da bir egemene bağlayarak siyasal toplum/devlet durumuna geçirirler; bazıları içinse tek bir sözleşme vardır, egemene karşı çıkılırsa, insanlar doğa durumuna, yani vahşete geri dönerler.

Hegel’de ise, sivil toplum (bu terimin Almanca’sı, bürgerliche Gesellschaft, yani burjuva toplumudur!) bir sözleşme sonucu olarak kurulmaz; sözleşmenin yapılacağı ortamı ya da alanı oluşturur, bireylerin kendiliğinden, gelenek ve görenekler uyarınca özgür birlikteliğinden ibarettir. Sivil toplum, ancak yasal ve siyasal kurumlarla donanınca devlete dönüşür.

Bizim “sivil toplum üyeliği” anlamına kullandığımız “yurttaş” terimi yerine, “hemşeri” dememiz belki daha doğru olurdu; çünkü ciltoyen/citizen şehirli demektir. Medeniyet, Medineliliktir, şehirliliktir. (“Kent” ve “kentli”yi kullanmıyorum, zira hem “şehir” ve “şehirli”den daha Türkçe değil, hem de başka Türk lehçelerinde “köylü” anlamına geliyor.) Hemşerilik, bir tür yerel yurtseverlik içeren “memleketlilik” anlayışını çağrıştırdığı için, Moğolca “çadır” anlamına gelen “yurt”u paylaşanlar adına razı olalım.

Sivil Toplum Kuruluşları (STK), “hükümet/devlet dışı örgütler”le özdeş bir kavram. (“Örgüt” 1980 darbesi döneminde “gizli örgüt” anlamını aldığı için, tercih edilmiyor!) Bununla anlatılmak istenen, merkezi ya da yerel yönetimin denetiminde olmayan, gönüllü olarak kurulmuş dernekler, vakıflar, siyasal partiler, spor kulüpleri, sendikalar, meslek odaları vb. Ancak bu genel önerme; koşullara bağlanmak gerekir. Siyasal partiler, benim kanımca, ancak iktidarda olmadıkları zaman STK sayılmalıdır. Barolar, tabip ve mimar-mühendis odaları gibi örgütler, belirli bir mesleği yapabilmek için üye olunması zorunlu kuruluşlar oldukları için, tam gönüllü nitelikte değillerdir.

Amerikan yazınında en yeni bir kavram da, “Sibio”lardır (CBO Community Based Organizations). Bu terimle, mahalle düzeyinde, yerel “cemaat”e (komşuluk ilişkisi içinde yaşayan insanlara) dayalı örgütlenmeler kastediliyor. Bunları, NGO’lardan ayıran özellikleri, çok daha dar amaçlı (parochial) olmalarıdır.

STK, gerek ulusal gerekse uluslar arası düzeyde, demokratik siyasal yaşam için “onlarsız olunmaz” önem kazanmışlardır. Bunun nedeni, bence, güçler ayrımı gibi temsili demokrasi kuramlarının günümüzde aşınmış bulunmasıdır. Örneğin, siyasal parti disiplini olgusu, yasamanın yürütmeyi denetlemesi gibi bir düşünceyi gerçekdışı kılmıştır. Unutmayalım ki, Eski Yunan’da demokrasinin mekanizması, seçmek değil, kur’a çekmekti. STK, doğrudan demokrasiye benzer bir karar-alma-süreçlerine-katılma-olanağı sağlıyor gibi göründüğü için bu denli önem kazanmıştır. Amaç STK’nın temel zayıflığı da, aynı nedenle ilgilidir. STK üyelerinden başka hiç kimseyi temsil etmeyen, “kerametleri kendinden menkul şeyhlikler”dir. İlgi alanları, genelikle dardır. STK deyince, akla sadece “İnsan Hakları Vakfı” gibi, geniş kapsamlı amaçları olan örgütler gelmemelidir. “Kanarya Sevenler Derneği” türü kuruluşlar da STK’dır. Hatta Türkiye’de cami yaptırma ve semt güzelleştirme dernekleri, STK’nın büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Ayrıca, STK genellikle dar maddi olanaklarla çalışırlar; gerçekleştirmek istedikleri tasarılar için her zaman mali destek bulmak zorundadırlar. Çağdaş bir çoğulcu toplumda, STK ancak çok sayıda olursa, toplumun her üyesinin de çeşitli çıkar ve ilgilerine göre çok sayıda örgüte girmesiyle iç içe şebekeler oluşursa, demokratik dengeler sağlanır ve kamu yararı gerçekleşir.

STK tanımları gereği, büyük bir çeşitlilik göstermekle birlikte, gerek ulusal siyasette gerekse uluslar arası açıdan anlam ve önem taşıyanları, kişisel ya da grupsal çıkar sağlamak peşinde koşmayan, demokratikleşme, çağdaşlaşma gibi temel hak ve özgürlükleri korumayı amaçlayanlardır.

Siyaset bilimi yazınında, NGO’lardan başka bir de QUANGO’lar vardır. Bunlar diğer STK gibi özel nitelikli olmakla birlikte, tümüyle ya da kısmen merkezi devletçe finanse edilen kuruluşlardır. (Quasi-NGO: şibih enciolar ya da enciomsu örgütler) Amerikalılardan farklı olarak İngilizler, bu terimler yarı özerk NGO’ları kastediyorlar. BBC gibi public corporation’lardan tutun da, bakanlık örgütlerine doğrudan bağlı olmayan danışma (istişare) niteliğindeki kurullar, İngiliz kullanımında “quango”dur. Ancak, bu tür kuruluşlar, genel siyasal sorumluluktan bağışık kalmaları ve fon tahsislerinde bakanlıklarca kayrılabilmeleri nedeniyle eleştiri konusu olmaktadır. Fakat bunların, gereksiz maliye ve meclis denetimlerinden sıyrılabilmeleri, bakanlıklardan bağımsız olarak araştırma yapabilmeleri, siyasal mekanizmalarla erişilemeyecek uzmanlardan yararlanabilmeleri ve devlet bürokrasisini şişirmeden iş görebilmeleri yadsınmayacak üstünlüklerdir.

Fransız Devrimi’nde bir Üçüncü Tabaka (tiers etat) vardı, sonra burjuva-kapitalist ve sosyalist sistemler arasında bir Üçüncü Dünya (tiers monde) çıktı; iktisatçılar, tarım ve endüstri dışında kalan hizmetler alanına Üçüncü Sektör dediler. Şimdi, STK bağlamında yeni bir Üçüncü Sektör kavramı ortaya atıldı. Yani Kamusal ve Özel Sektörler dışında kalan, ne biri ne de öteki olan üçüncü bir kesim. Ancak Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde, bu kavram hem birici hem de ikinci sektörler anlamına geliyor. STK’nın özellikle uluslar arası bir sayınmaya ulaşması, sadece bizde değil, birtakım Afrika ülkelerinde de, özel sektörü (“Bu memlekete komünizm gerekirse, onu da biz yaparız” diyen merhum müntehir Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ı anımsatırcasına) devlet desteğiyle bu alanı ele geçirmeye itti. Bu gelişmenin, gerçek STK açısından içerdiği tehlike, potansiyel uluslar arası destekleri söz konusu çevrenin kendi tekeline almasıdır.

Aslında, kendi ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışan bireylerle en üstteki siyasal örgütün, yani devletin arasında kalan üçüncü bir alan vardır. Devletin iktisadi teşebbüslerine “kamusal” denilmesi, bu bakımdan belki bir talihsizlik sayılabilir. Üç boyutlu olarak düşünülürse, bazı kuramcıların public sphere ya da public space, yani “kamu uzamı/mekanı” dedikleri bu alan, bireylerin devletten bağımsız olarak, ama kendi kişisel yararlarını gözetmeden, toplumun genel yararı için etkinliklerde bulundukları geniş bir sığa oluşturmaktadır. Ben kendi payıma, burada, Hegelci bir anlayışın izlerini seziyorum. Genel toplaşmayı içerirken, Hegel’in “sivil toplum”u ancak aynı zamanda “siyasal” bir boyutu da olan birleşmeleri kapsamaktaydı. Yeni “kamu alanı” kavramı da, böyle genel toplum yararını gerçekleştirmeyi amaçlayan toplu çalışmaları anlatıyor.

Türkçe’de “sivil” sözcüğü, öteden beri askeri (üniformalı) olmayan anlamında kullanılmıştır. Terimin bu kullanımı, örneğin İngiltere’de de geçerlidir. Orada civil service, askeri ya da dini “hizmetler”den farklı olarak, düpedüz devlet memurluğu = bürokrasi demektir. Ancak “sivil”, Batı düşünce geleneğinde, devlet ya da kamu karşısında, (I) özel kişileri ve (II) toplumu da niteler. Etimolojik olarak “sivil” uygar anlamındadır. Toplumun ya da devletin, yani kamu otoritesinin kökenini açıklamaya çalışan “sözleşme” (kontrat) kuramlarına göre, insanlar “doğa durumu”nda barbarlık koşulları içinde yaşarken, kendi aralarında yaptıkları bir sözleşmeyle, güvenliklerinin sağlanması için bazı haklarını ortak bir otoriteye devretmiş ve “uygarlık durumu”na geçmişlerdir. (Kimi yazarlar bütün hakların devredildiğini, kimileri ise bazı hakların toplum üyelerinde kaldığını, yani birtakım “temel” hakların devredilemez olduğunu ileri sürmüşlerdir.) İlk tasarıma göre, kamusal otorite mutlaktır; ona karşı çıkılması halinde, sözleşme çözülecek, doğal duruma, barbarlığa dönülecektir. Devlet yetkilerinin zulüm ve haksızlık yapmaları durumunda, onları (değiştirmek üzere) devirmek, ama barbarlığa da düşmemek için, kimi kuramcılar iki katlı bir sözleşme tasarlamışlardır. Buna göre, ilk adımda uygar toplum, ikincisindeyse siyasal toplum (devlet) kurulmaktadır.

İşte, sivil toplum, devletten önce gelen, onun içinde yaşayan, ama onunla özdeş olmayan, hatta ona karşı koyabilen bir tür insan ilişkileri yumağıdır. Batı uygarlığı tarihi içinde, böyle bir kavram kapitalizmin doğurduğu burjuvaziyle gerçekleşmiştir. Nitekim Almancada sivil topluma bürgerliche Gesellschaft denir. Bir başka deyişle, daha ilkel gelişme düzeylerinde “sivil toplum” kurulamaz. Siyaset bilimcileri, insanların aile ve ulus gibi toplumsal kurumların içine doğduklarını, ordu ve baro gibi bazılarına belli koşullar altında katılmak zorunda olduklarını, siyasal parti ve dernek gibi bazılarınaysa katılıp katılmamayı seçebileceklerini saptamışlardır. Özellikle bu sonuncular, [gönüllü (voluntary = ihtiyari/iradi) örgütler], sivil toplum kuruluşlarını oluşturur. (Bir başka sosyolojik yaklaşımla, her toplumda ortaklaşa çıkarların belirlediği çıkar grupları vardır. Bunlar kamu otoritesi üzerinde daha etkili olmak için örgütlenince, baskı grubu niteliğine bürünürler.)

Demokrasilerde siyasal karar alma süreci, kamuoyunun yönlendirmelerine açıktır. Kamuoyu ise anlatımını medya denilen sözlü, görüntülü ve yazılı kitle iletişim araçlarında bulur. (Aslında, medya halkın eğilim ve kanılarını yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda etkiler de!) yaygın kanıların oluşmasına, birtakım kişiler ve örgütler önderlik ederler. Medyada ortaya çıkma olanağı buldukları ölçüde, sivil toplum kuruluşları, siyasal kararları etkileyebilirler.

Sağlıklı bir demokrasinin işleyebilmesi için, kamuoyu oluşmasında etkili örgütlerin toplumun bütün katmanlarını kapsaması zorunludur. Gerçekten türdeş (homojen) bir toplumda, demokrasi olamaz. Toplumun yapısındaki “çoğulluk” (plurality), kamuoyunu oluşturan kuruluşların çokluğuyla temsil edilmek gerekir. “çoğulculuk” (puluralism) bu demektir.

Türkiye’de yasal olarak biçimsellik kazanmış başlıca sivil toplum kuruluşları, işçi sendikaları, odalar ve barolar gibi serbest meslek örgütleri, siyasal partiler, spor kulüpleri, çeşitli amaçlar güden vakıflar ve derneklerdir. Bunların dışında, bazen alternatif, platform, inisiyatif (girişim) gibi adlar altında formelleşmemiş gruplar da olmakla birlikte, bunların süreklilikleri daha azdır.

Bütün meslek örgütlerini, tam gönüllü kuruluşlar sayamayız. Bunların kimileri yarı-resmi niteliktedir. Yine de, meslek örgütleri zaman zaman devlete karşı sivil toplum çıkarlarını savunurlar. Öte yandan, şirket gibi ticari örgütlenmeler, elbette gönüllü kuruluşlardır. Fakat bunların her şeyden önce kâr sağlamak istemeleri, sivil toplumun amaçları açısından yararlarını sınırlar. Üretici kooperatifleri, bu bakımdan farklı bir özellik göstermekle birlikte, Türkiye’de az gelişmişlerdir.

Siyasal partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurları sayılmalarına karşın, iktidarda oldukları zaman devletle fazla özdeşleşir, iktidara gelme şansları yüksek olduğu oranda da devlete fazla mesafe koyamazlar. Sivil toplum kuruluşu kavramına, belki küçük partilerin daha yakın oldukları söylenebilir.

Türkiye’de vakıf ve dernek yapısındaki asıl toplum kuruluşlarının çoğunluğu, cami yaptırma dernekleri gibi dinsel niteliklidir. Bu doğaldır. Öte yandan, gerçekten laik bir devletin kuruluşunda; Diyanet İşleri örgütlenmesinin hiç yeri olmamak gerekirdi.

The Concepts Regarding NGO’s
ABSTRACT: Although Civil Society, as a kind of web of human relations at its very essence, survives within a state, it is not identical with it, moreover can resist against it. Within the Western Civilization, that term was appeared by the rise of bourgeoisie, natural consequences of capitalism. In other words, “civil society” is not possible at less developmental economic levels. The author argues that the beginning of its usage in Turkey and the present usage in Turkish is open to question. Author also claim that proposed Turkish translation of NGO is not reflecting properly the current practical position and is not presenting a accurate usage of real content. The article mainly discusses the development and theoretical background of various concepts using by NGOs.

Ana Sayfa  |  S.S.S  |  Site Haritası  |  Kullanım Şartları  |  İletişim
Copyright © Edam, 2006. Tüm Hakları Saklıdır.