Giriş | Kayıt Ol
Kullanıcı Adı :

Şifre :


GİT

Arama :
  Ara Arşiv

Etkinlik Ajandası

<- Eylül 2010 ->
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30

Anket


Sponsorlarımız
Sivil Toplum Dergisi
Prodem
Edam
 
Ana Sayfa > Sivil Toplum Bilgi Bankası > Paneller
Hak Arama Mücadelesinde STK’lar
Yavuz Önen
SİVİL TOPLUM DERGİSİ
YIL: 3 SAYI: 13 - 14 / OCAK - HAZİRAN - 2006
Spot: Üç aylık düşünce ve araştırma dergisi Sivil Toplum, STK’ların bir hak arama yolu olarak konumunu ele almak amacıyla 21 Ocak 2006 Cumartesi günü 14:00–17:00 saatleri arasında Sivil Toplum Güçbirliği’nde, “Hak Arama Mücadelesinde STK’lar” adlı bir panel düzenledi. MAZLUMDER Genel Başkanı Cevat Özkaya, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Başkanı Yavuz Önen, Yazar Aktivist Ahmet Mercan, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Medya Koordinatörü Özlem Dalkıran, İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Yusuf Alataş’ın katıldığı panelde sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü insan hakları mücadelesi farklı boyutlarıyla ele alındı.
 
 
Bu yazı 14400 defa okunmuştur.
Panel Hakkında

Yavuz Önen / Türkiye İnsanHakları Vakfı Başkanı

Ahmet Mercan / MAZLUMDER İstanbul Şubesi Eski Başkanı

Yusuf Alataş / İnsan Hakları Derneği Başkanı

Ülkemizde sivil toplum alanında yayın yapan ilk ve tek dergi özelliğini koruyan Sivil Toplum dergisi “İnsan Hakları”na ayırdığı 13. sayısında söyleşi konusu olarak “Hak Arama Mücadelesinde STK’lar”ı belirledi. Ancak belirlenen konuda söyleşi alternatifleri çoğaldı. Sivil Toplum’un, konuyla ilgili alternatiflerin hepsini aynı anda değerlendirmek amacıyla düzenlediği panele hoş geldiniz.

Türkiye İnsan Hakları Vakfından Yavuz Önen, MAZLUMDER eski İstanbul Şube Başkanı yazar Ahmet Mercan, İnsan Hakları Derneğinden Yusuf ALATAŞ, Uluslararası Af Örgütünden Özlem Dalkıran ve MAZLUMDER Genel Başkanı Cevat Özkaya düşüncelerini ve tecrübelerini paylaşmak amacıyla bizimle birlikteler. Hak arama mücadelesinde STK’lar konusunu birlikte tartışacağız. Kamuoyunun ve siz konuklarımızın katılımcılarımız hakkında bilgi sahibi olduğu düşüncesiyle onları tanıtmaya gerek duymuyorum. Panelde ilk sözü ülkemizde bu alanda uzun yıllar çalışma yapmış, aramızdaki en tecrübeli isim olan Türkiye İnsan Hakları Vakfından Sayın Yavuz Önen’e vermek istiyorum. Yavuz Bey bize Türkiye’de STK’lar ve Devlet-STK ilişkisi çerçevesindeki görüşlerini aktaracak.


Yavuz Önen


Yavuz Önen

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı

Öncelikle, bize bir araya gelme olanağı yarattığı için Sivil Toplum dergisine teşekkür ediyorum. Devletin STK’lara bakış açısını somut olarak anlatabilmek amacıyla, 1986 yılında İnsan Hakları Derneği kurulurken devletle temas noktası olarak birlikte neler yaşadığımızı anlatarak başlamak istiyorum. 1986 yılında 96 kişi olarak İHD’yi kurmaya karar verdiğimizde oluşturduğumuz tüzüğün amaç maddesi; “temel hak ve özgürlükler alanında çalışma yapılacağı, insan haklarının gelişmesi için çalışılacağı, hakların savunulacağı, hak arama mücadelesinin sürekli kılınacağı” biçiminde geniş bir hak arama alanı tanımlıyordu.

Devlet şunu söyledi: Bu zaten devletin temel amaçları arasında yer alan bir şey. Bunlar sizi aşar, sizi aştığı gibi sizin göreviniz değil. Bu konu, uzun süre mahkeme salonlarında tartışıldı. Sonunda bir çözüm bulundu. 1990’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nı İHD ortamında kurduğumuzda da benzer bir şeyle karşılaşmıştık; Vakıf senedinde işkence mağdurlarına yardım yapılacağı, onların sağlık sorunlarına çözüm bulunacağı ifadesi vardı. Benzer bir şekilde Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla hâkim bize; “Türkiye Anayasa ve yasalarında suç teşkil eden bir fiili, varmış gibi, siz nasıl buraya yazarsınız ve nasıl sonuçlarıyla uğraşacağım dersiniz.” dediler. Orada biraz fazla direndik. Dernekteki kadar kolay aşamadık bu sorunu. “Hayır, biz bu ifadeyi kullanacağız ve bu şekilde muhafaza etmek istiyoruz.” diyerek bir seneden fazla direndik. Fakat daha fazla süreceğini ve uzayacağını görerek, bu ifadeleri çıkarttık. İşkence deyimini çıkartarak sağlık hizmeti sunar biçiminde yazmak zorunda kaldık. Bu iki örnek, benim birinci derecede önemli saydığım bir gerçeği anlatmak için aklıma gelen örneklerdir.

Sivil toplum Türkiye’de vesayet altındadır. Bu vesayet değişik biçimlerde gerçekleştirilir. Yasalar yoluyla, idari yollarla, yürütme yoluyla, yargı yoluyla bir şekilde doğrultulur. Kendi kendini tanımlayarak, kendi mücadele alanını belirleyerek. Kendisine paralel hale getirmek için. Tabi bu her şey demek değil. Ak ile kara gibi demek istemiyorum. Elbette bir insan hakları mücadelesi var; bütün bu sıkıntılara rağmen Türkiye çeşitliliği içinde sivil toplum kuruluşları kurulmuştur. Ama devletle ilişkilere ve devletin bakış açısına geldiğimizde orada bir durum var: Devlet bir filtreden geçirmeden sivil topluma yol vermiyor. Bir filtreden geçiriyor, seni doğrultuyor, ondan sonra izin veriyor. Peki kimleri doğrultmaya çalışıyor? Bu otorite, kime karşı kullanılan bir otoritedir? Resmî ideolojiyle, resmî politikayla uğraşmayanlarla ilgili bir düzeltme, bir asimilasyondur. Her kim olursa olsun bu, zamana ve zemine, koşullara bağlı olarak değişebilir. Ama sürekliliği olan bir uygulamadır bu. Devletin resmî ideolojisine ters düştüğünüzde bu resmî ideoloji 12 Eylül Anayasası’nda hepimizin bildiği üzere, yazılı bir ideolojidir. Çoğulculuğu reddeder, tekleştiricidir. Bu çok önemli bir özelliğidir. O nedenle, Türkiye’de toplumun sivilleşmesi mücadelesi içinde bu yazılı belge her zaman hatırlatıcıdır. Türkiye’de bir demokratikleşme olacaksa, bir sivilleşmenin olması lâzım. Devletin demokratikleşmesi demek, sivil toplumun özgürce kendini ifade etmesi, örgütlenmesi demektir. 12 Eylül Anayasası bunun önünde bir engeldir. Bu çok önemli iki noktadır. Şöyle ki, Türkiye’de devlet hâlâ otoriterdir ve üniformalıdır. Kimdir bu otorite diye baktığımızda, 12 Eylül rejimi çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Kenan Evren bu durumu şöyle özetlemişti: “Başıboş hâle gelmiş demokrasiyi rayına oturtmak için bir yeni anayasa yapacağız, seçim yasasını değiştireceğiz, partiler yasasını değiştireceğiz, asıl sivil yaşamı yeniden örgütleyeceğiz”. Türkiye hâlâ bu söylemin gölgesi altında yaşayan bir ülke olmaya devam ediyor.

Eğitim Sen örneği örgütlenme özgürlüğü bağlamında hazırladığımız, bu belgeselin örnek olayıdır. Eğitim Sen daha dün anadil sorunu nedeniyle yargının karşısına çıkmıştı. Oradaki dava dosyasından anlaşıldı ki, bu davanın açılması Genelkurmayın bir suç duyurusunda bulunmasıyla mümkün olmuş. Yani Genelkurmay diyor ki, Eğitim Sen’in amaçları arasında böyle bir şey yer alamaz. STK dediğimiz alana müdahalenin doğrudan askerden gelmesi Türkiye’de başka bir gerçeği ortaya koyuyor. Biz bir otoriteden söz ettik, ama bu otorite kimdir diye baktığımızda, birinci derecede ordunun hâlâ militer şekilde konumlanması ki, son anayasa değişiklikleriyle de bu, Türk Silahlı Kuvvetlerine verilmiş anayasal bir hak olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla “biz bu hakkımızı yerine getiriyoruz ve bu görevimizi yerine getiriyoruz” diyorlar. Şimdi o görevler alanı yeniden tanımlandı, ama MGK’nın yapısı değiştiği hâlde günlük yaşam içinde sivil yaşama müdahale kesin olarak devam ediyor. Bu temel girişi yaptıktan sonra, insan hakları ortamında bizim neler yaşadığımızı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İHV 1990’da bir yıllık bu süreçten sonra esas konusunu hayata geçirmeye çalıştı. Tedavi merkezleri oluşturmaya başladı. Yine 12 Eylül’ün ağır cenderesinden geçmiş bireysel ve toplumsal travma ve bir sosyal sorun hâline getirilmiş insanlara, mağdurlara sağlık hizmeti sunmak üzere merkezler kurmaya başladık. Bugüne kadar beş merkezimiz kurulmuş oldu. Sırasıyla Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Diyarbakır merkezlerimiz kuruldu. On bini aşkın insana birebir olmak üzere hekimlerimiz, sosyal hizmet uzmanlarımız ve hukukçularımız yardım etmişlerdir. Bu yardımlar, hukuksal, tıbbî ve ailevî yardımlardır. İkinci proje, dokümantasyon çalışmasıdır. Günlük insan hakları ihlâlleri bülteni yazmaya başladık. Ve bu bülten, kurulduğumuz günden beri her gün Türkçe ve İngilizce olarak çıkıyor. Sürekliliği olan çok önemli bir belgedir. Gazeteler, insan hakları örgütleri ve belli kuruluşlardan gelen bilgiler ışığında hazırlanan bir bültendir. İkincisi, bazen üç, bazen altı aylık, bazen de çok özel konularda raporlar hazırlıyoruz. Esas olarak da yıllık insan hakları raporu hazırlıyoruz; Türkçe ve İngilizce olarak. Ayrıca tedavi çalışmalarının ürünü olan bir başka yıllık raporumuz var. Bu da tedavi merkezlerimizin verilerine dayanılarak hazırlanıyor. İşkence mağdurlarının deneyimleri üzerinden hazırlanan bir yıllıktır. Bütün bunları düşündüğümüzde TİHV bu sıkıntılı ortamda hem sistemle yüzleşerek onun baskılarına göğüs gerdi, hem de olağanüstü bir hâsıla meydana getirdi. Bu bütün insan hakları savunucuları ve koruyucuları için başvurulması, yararlanılması gereken ve kullanılması mümkün bir arşiv anlamına geliyor. Peki biz bunları yaparken devletin yaklaşımı nasıl oldu? Biraz da ona bakarak konuşmamı sonlandırayım.

Devlet mümkün olan her şeyi yapmaya çalıştı. Önce vakıfla çalışan hekim arkadaşları görevlilerin telefonlarıyla sindirmeye çalıştılar. Vakıfla niye çalışıyorsunuz, yabancılarla iş birliği yapan, ihanet içinde olan bir kuruluştur biçiminde telkinlerle korkutarak bu arkadaşları uzaklaştırmaya çalıştılar. Vakfa gelen başvuruları izleyerek bize gelişlerini engellemeye çalıştılar. Hekimler ve yönetim hakkında davalar açıldı. Bu davalar, devlete karşı işlenecek en ağır suçlamaları da içeren davalardı. Bütün bu süreçlerde devletin bize karşı ilgisi büyüktü. Polisin, istihbaratçıların, yargıçların ve savcıların ilgisiydi. Bundan yılmadık. Toplum içinde, bütün bunlar, herkesin, özellikle de insan hakları savunucularının başına gelebilecek bir durumdur. Son döneme dair birkaç şey söyleyerek bağlayayım. 2000 tarihi Türkiye için önemli bir tarih olarak algılanır. Çünkü bu tarihle Türkiye-AB ilişkileri sürecinde Helsinki Zirvesi’yle yeni bir sıçrama yaşanıyor; Türkiye aday ülke statüsü kazanıyor ve bu tarihten itibaren ulusal raporlar çerçevesinde Türkiye demokratikleşme kriterleri hazırlamaya başlıyor. Bu süreç içerisinde hükûmetlerin ve devletin insan hakları açısından bazı temel bakış farkları belirmeye başladı. Bunu söylemek lâzım; biz artık meşrulaştık. Biz artık daha sevimli, zaman zaman birlikte fotoğraf çekilmesi gereken, dünya kamuoyu önünde birlikte gözükülmesi gereken gruplar olduk. Bu, bütün STK’lar için benzer bir durumdu. Biz bir aksesuar olarak kullanıldık. AK Parti hükmeti de bunu böyle yapıyor. İnsan Hakları Danışma Kurulu, devlet ile sivil toplumun buluştuğu ortak bir platformdu. Yasa ile kurulmuştu ve enteresan bir yapısı vardı. BM’nin sivil toplum tanımına uymuyordu, ama biz heyecanlanmıştık. Orada herkes vardı. Devlet de vardı, sivil toplum da vardı. Üniversiteler, dernekler, sendikalar, iş adamı, jandarma da vardı, istihbarat da vardı. Bu bile Türkiye’de yaşatılamadı. Neden, çünkü “zülfüyare” dokunan raporlar üretmeye başladığınız anda, o başta söylediğim baskı kendini gösteriyor ve yok ediyor. Ve ne yazık ki, Türkiye’yi demokratikleştirip AB ortamına taşıdığını iddia eden bir hükûmet döneminde İnsan Hakları Danışma Kurulu çalışamaz hâle getiriliyor. Başkanı ve azınlık raporu hazırlayan profesör hakkında soruşturma açılıyor. Bu, Sayın Çiçek’in dediği gibi hükûmetin etki alanı içinde değildir. Bu aslında, genel bir politikanın çok somut bir göstergesidir. Bu çalışmalar yürümüyor ve hâlâ durum böyle.

Yavuz Bey devletin insan hakları hususunda ilgisinin büyük olduğunu söyledi. MAZLUMDER İstanbul Şubesi eski Başkanı Ahmet Bey de toplumun insan haklarına ilgisinin ne olduğunu anlatacak. Türkiye’de insan hakları ve toplum tarafından algılanma biçimi konusunda düşüncelerini bizimle paylaşacak.

Ahmet Mercan

MAZLUMDER İstanbul Şubesi Eski Başkanı

STK’lardan bahsederken, insan hakları mücadelesinden bahsederken, aslında müşterisi çok da fazla olmayan bir konudan bahsetmiş oluyoruz. Aslında Türkiye’deki insan hakları mücadelesinin dünyadaki insan hakları mücadelesinden çok kopuk seyrettiğini de söyleyemeyiz. Türkiye’de “sivil toplum anlayışı” son dönemlere kadar illegal bir mantık ve kabulle algılanırken, az önce bahsedildiği gibi, AB sürecinde daha çok sembolik bir değer olarak görüldü. Sizde varsa bizde de var gibi algılanmaya başlandı. Aslında toplumun sivil toplumdan ne beklediği ve nasıl algıladığı sorusu toplumun devlete nasıl baktığıyla çok ilişkilidir. Toplum eğer devleti bir baba olarak görüyorsa, sivil toplum burada mızıkçılık yapan başka bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de toplum devletten aş bekliyorsa, iş bekliyorsa ve devleti kendi üstünde, doğruyu ve yanlışı belirleyici, ontolojik okuyuşları yapan biri olarak görüyorsa, sivil toplum onun zihin kalıpları içinde soğuk bakacağı ve devleti yıkmaya yönelik bir unsur, bir çıban olarak ortaya çıkacaktır. Bu yüzden insanlarımızın devlet algısıyla sivil toplum bakışı, direkt bağlantılı bir bakıştır. Bunu bir örnek üzerinden anlatmak istiyorum.

İstanbul’un Fatih ilçesinde oturuyorum ve oturduğum yerde beş yüz metrelik bir cadde var. O cadde ve evimizin olduğu yerde park yasağı yok. Evimizin önü olduğu için on senedir arabalarımızı oraya park ederiz. Bir gün arabalarımızın çekildiğini gördük. Cezalar yazıldı. Niye çekildiğini polislere sorduğumuzda buranın artık yasak olduğunu söylediler. Buranın yasak olamayacağını, öncelikle buraya bir yasak işaretinin konulması gerektiğini söylediğimizde, öyle olmadığını söylediler. Biz üç kişi olarak valiliğe kadar çıktık ve bu uygulamanın kanunsuz olduğunu söyledik. Önce kimse ilgilenmedi. Fakat farklı şeyler araya girince vali yardımcılarından biri bizimle ilgilendi ve emniyet müdürüyle görüştü. Hakikaten polis memurlarının dediği gibi, emniyet müdürü oradan geçerken, “nedir bu arabalar, kaldırın bunları” demiş ve arabalar kaldırılmış. Bu olaydan sonra biz arabalarımızı yine aynı yere park ettik. Ama ertesi gün tekrar çekmeye kalktılar. Bizim mücadelemiz böyle başlamış oldu. Biz mahkemeye başvurduk. Mahkeme sürecinde yine orada sürtüşmelerimiz oldu. Sekiz araçlık özürlü park yeri vardı ve orayı bahane ederek “burası özürlülere ait park yeridir”, onun için buraya park edemezsiniz demeye başladılar. Biz de buranın bir özürlüye ait olduğunu söyledik. Neticede biz yukarıda tartışırken, araçların çekiliş anını fotoğraflarla çok iyi belgeledik ve mahkeme sürecinde bu fotoğrafları kullandık. Mahkeme süreci devam ederken, cadde üzerindeki yaya geçidinin olduğu yere, bir gece park yasağı levhası koydular. Bir gecede böyle bir yasağın konulması, bir hukuk devletinde ne kadar basit. Oysa belediyeden, valilikten, trafikten bir heyetin oluşması lâzım ve hepsinin kararıyla konulması gerekir. Ayrıca yasak levhası yaya olarak geçişlerde insana zarar verecek biçimde konulmuş. Memurlara sorduk, bu levhayı siz mi koydunuz buraya, bunun hakkında dava açacağız dedik. Onlar, biz koymadık dediler. Kim koydu, bilmiyoruz. Sahibi çıkmadığı için biz de bir gece yarısı o levhayı oradan aldık. O beş yüz metrelik caddeye araç park edenlerden sadece üç kişi bu mücadeleyi yürütüyor. Biri öğretim üyesi, biri Oflu, biri de ben. Sonra polisler gelip de yasak tabelasını sormadılar. Çünkü daha önce sahip çıkmamışlardı. Mahkeme sürecinin aleyhlerine doğru gittiğini görünce ki, zaten bu arada bir iki hâkim de değişti, benim, burası bir sakata aittir dediğim yere, yeni bir levha getirip koydular. Bir sakat arabası, altında sekiz sakat arabası resmi olan bir levha. Ben bu sefer belediyeyi aradım, “buraya bir levha dikildi, bunu siz mi diktiniz” diye. Haberlerinin olmadığını söylediler. Öyleyse gelip kaldırın dedik. Gelip onu kaldırdılar. Nihayetinde hâkim bizi haklı buldu ve mahkemeyi kazanmış olduk. Ama bu arada beş yüz milyon lira civarında para cezası ödedik. Ama cadde, parka serbest hâle geldi.

Bu olay Türkiye’deki toplumun devletle, devlet erkânı ile ilişkisine ve hak arama sürecine çok tipik bir örnek diye düşünüyorum. Çünkü yüzlerce aracın yer aldığı ve yüzlerce araca cezaların kanunsuz yazıldığı bir yerde topu topu üç kişi mücadele etti. Böyle bir yerde emniyet müdürü değil cumhurbaşkanı bile, eğer bir hukuk devleti ise, “şu arabaları kaldırın” deyince kaldırılabilinir mi? Bu mümkün müdür? Ama bunu kabullenirseniz, devletin yapabileceği her şeyi de kabullenmek durumunda kalırsınız. Yani otorite kendi gücünü, kendi iktidarını paylaşmak istemiyor. Sizin yaşama alanınızı da kendi anlayışına göre daralttığı gibi, otorite içerisinde devlet ricali dediğimiz devletin adamları, kendi vazife sınırlarını, görevlerini aşarak, kanunsuz uygulamalar yaparak otorite kullandıkları zaman, fiili durum dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Türkiye’de en çok hak ihlâllerinin işlendiği durum, fiili durumdur. Yani “ben yaptım oldu” dediğiniz zaman, bunun yargı süreci aranmadığı zaman, maalesef Türkiye’de yasalar bile değişmiş olsa, uygulayıcılar, emniyet birimleri göz önüne alındığında, son düzenlemeler göz önüne alındığında, durum değişmemektedir. Meselâ 2911 değiştiği hâlde siz toplu gösteri yaptığınız zaman bazen kimse ses çıkarmaz. Ama bazen o günkü havanın durumuna göre sanki yasada hiçbir düzenleme olmamış gibi uygulamaya muhatap olursunuz. Dolayısıyla buradaki tutum ve davranış tamamen “keyfî”dir. Siz onu normale döndürebilmek için bir yargı kararına ihtiyaç duyarsınız. Olumlu, pozitif düzenlemelere bile ancak mahkeme yoluyla ulaşıldığını görüyoruz. Burada iktidardan yola çıkarak insan hakları söyleminin aslında dünyada da nerede durduğuna bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Hiçbir sıkıntı ve problemin olmadığı zamanda insan hakları söylemi çok keyifli, çok seslendirilebilir bir şeydir; iktidarlar ve otoriteler tarafından. Tarih boyunca hiçbir kral da kendisini tehlikede görmediği zamanlarda bir şeye kalkışmaz. Niye kalkışsın. Bugüne geldiğimizde, devletlerin insan hakları üzerine hiçbir maddede ortak bir uygulamaya ve ortak bir kanaate varamadıklarını görüyoruz. Özellikle 11 Eylül tarihi ile birlikte o güne kadar insan hakları söylemi hep batıdan geliyordu ve batı her yere insan haklarının taşınması gerektiğini söylüyordu. Doğu ve Afrika ülkeleri de bu söyleme bağlı kalmamakla birlikte birtakım şüpheler sezmekteydi. Batının bu konuda yeterince samimi olmadığını düşünüyor, bu sözlere pek güvenmiyordu açıkçası. 11 Eylül olayı ile birlikte, söylem ile sorun bir arada buluştu. Bu tarihten önce sorun Orta Doğu’da, Afrika’da doğudaki ülkelerde idi. Söylem ise batıdan geliyordu. Söylem ile sorun bir araya geldiğinde asılında bu samimiyet testi için bir ortam oluşmuş oldu. Hiçbir sorunun olmadığı yerde insan haklarından bahsetmek kolaydır ve sorun teşkil etmez. 11 Eylül ile birlikte birkaç saatliğine sorun ile söylem bir noktada buluştu. Bunun sonucunda insan hakları açısından büyük bir kırılma oldu. Bu kırılmanın adı; “özgürlük mü”, “güvenlik mi” sorusuydu. Bunu sivil toplum çevreleri ve insan hakları savunucuları toplu biçimde çok fazla seslendiremediler belki. Ama bir illüzyon olarak, bir çelişki olarak özgürlükle güvenlik karşı karşıya getirildi. Özgürlük mü, güvenlik mi dediğiniz zaman, aslında cevabı belli olan bir soru sormuş oluyorsunuz. Tabiî ki güvenlik diyorlar ondan sonra. Oysa özgürlük güvenliğin bir cüz’üdür. Onun olmazsa olmazıdır. Siz bir şeyi ne kadar sıkıştırırsanız o kadar güvensiz bir hâle getirirsiniz. O kadar patlamaya meyilli olur.

Bu süreçle birlikte batıda; İngiltere’de, Almanya’da, Amerika’da ayrımcılık uygulandı. O zamana kadar yürürlükteki yasalara rağmen yeni düzenlemeler yapıldı. Meselâ İngiltere’de süresiz gözaltılar uygulanmaya kalkıldı. Neyse ki STK’lar daha diri idi, Almanya’da şüpheli terörist adı altında, hiç suça karışmamış insanların terörist olma ihtimalinin daha fazla olabileceği ön kabulüyle, böyle, hiçbir hukukla bağdaşmayan bir ayrımcılık söz konusu oldu; Orta Doğu kökenli insanlara karşı. Meselâ Amerika’da yaşananların çoğu basına yansımadı. Binlerce insanın evine ve iş yerine baskınlar yapıldı. Kapıları kırılarak, iş ve evleri tamamen usulsüz olarak arandı. Birçok insan gözaltına alındı. Bütün bunlar gösteriyor ki, sorunla insan hakları bir arada yaşatılamıyor. Oysa insan hakları tam da burada lâzım. Sorunun olduğu yerde devreye girer insan hakları. İnsan hakları, sorunun nasıl çözüleceğini, nasıl çözülmesi gerektiğini otoriteye karşı daha barışçıl yoldan ortaya koyma refleksidir. Dünya barışından yana, daha vicdanın sesini dinleyen, daha bireyden bakarak, sorunun hukuki yolla, ahlâki yolla çözülmesini öneren bir karaktere sahiptir insan hakları söylemi. Bu süreç içerisinde batıdaki sivil toplum kuruluşları, batıdaki aktivistlerin tutumu çok önemliydi. Özellikle ABD’nin Afganistan’a, daha sonra da Irak’a saldırması ve bu olayları değerlendiren dünyadaki bütün STK’lar ve çevreler bir imtihandan geçiyordu. Devletiyle STK’sıyla bir sınav veriyordu. Bu haksızlıklar karşısında nasıl bir tavır takınılıyor, nasıl bir konum alınıyor, nasıl bir tepki gösteriliyor, bu tepkinin mahiyeti nedir? Bir sorunla bütün dünya imtihan ediliyordu. Bu bağlamda Türkiye oldukça başarılı oldu diye düşünüyorum. BAK (Barış ve Adalet Komisyonu) ile birlikte dünyayı okuyuşlarına ve bakış farklılıklarına rağmen, Irak’taki işgalin karşısında birleşip bir güç olarak ortaya çıkarken, Tezkere’nin çıkmaması konusunda da çok önemli bir etki meydana getirdiklerini düşünüyorum. Şöyle bir hatıra var; arkadaşlarımızdan birisi Brezilya’ya gitmişti. Orada gezerken yanına boncuk satan bir köylü kadın yaklaşıyor. Elindeki boncukları satmaya çalışırken konuşmaya başlıyorlar. Türkiye’den geldiğini öğrenince kadın Türkiye’yi övmeye başlıyor. Arkadaşım Türkiye’yi tanıyıp tanımadığını soruyor. Kadın tanımadığını söylüyor. Peki, neden övüyorsun deyince kadın, “Amerika’nın Irak’ı işgaline izin verecek tezkereye hayır dediniz.” diyor. Bu çok ilginç bir örnek. Dünyanın çok uzak bir ülkesinde, sıradan bir vatandaşın Türkiye’deki sivil toplumun katkısı olan bu savaşa katılmama, Amerika’yı durdurma girişimini benimsemesi bence önemli bir olay. Bence bu, Türkiye’deki STK’ların belli bir aşamaya geldiğini ve birlikte hareket edebilme kabiliyetine eriştiğini gösteriyor. Tabi her konuda tam böyle olduğu zaman, devlet bir şekilde rahatsız olmakta ve farklı şeyler söylemektedir.

Meselâ, “siz tek başınıza gösteri yapsanız daha iyi olur, siz onlarla birlikte fotoğraf verdiğiniz zaman yanlış anlaşılır” falan gibi birçok şey söylendiğini biliyoruz, şahit oluyoruz. Otoritenin bu tür davranışlarına alışığız. Sürekli bunu yapmaktadır, yapacaktır. Ama STK’ların da belli bir ahlâk anlayışı, belli bir iş yapabilme kabiliyeti konusunda, yürünecek epeyce yol olduğunu da düşünüyorum. Burada şunu demek istiyorum, bir eylem, bir gösteri ortaya konurken herkes kendi kimliğinde kalmak şartıyla olay tek başına ele alınabilir. Bu şu anlama da gelmiyor; bir STK’da çalışan kişinin hiçbir ideolojik görüşü olmayacak. Yani o kurumun tanımladığı refleks ya da tüzüğüyle orantılı ve inandırıcı olabilmesi için, kullandığı sloganlarda, yaptığı iş biçiminde, başka örgütlerle kurduğu ilişkilerde bu açıklığı, şeffaflığı ortaya koyabilmelidir. Ama oradaki kişi daha sonra siyasi faaliyetini başka bir şekilde yapabilmelidir. Bunun örneklerini yaşadığımız için söylüyorum. Çoğu zaman STK’ların kitle ile yaptıkları eylemlerde bu denetim sağlanamamaktadır. Toparlayacak olursak, bugün insan hakları söylemi yaralı bir söylemdir. İnandırıcılığından uzaklaşmış, dünya siyasetinin bir argümanı olarak kullanılmaktadır maalesef. Oysa böyle olduğu halde insan hakları söyleminden vazgeçmeli mi? Hayır, tam aksine, insan hakları söylemini inandırıcı kılma görevi üzerimize düşmektedir.

Batının ve özellikle ABD’nin, insan haklarını düşman gördüğü ve bunu dillendirdiği bir dönemde insan hakları söylemine daha bir samimiyetle sahip çıkıp, bunu öncelikle hukukî ahlâkî boyutuyla desteklemek gerekmektedir. İnsan hakları söylemi ahlâkî boyuttan yoksun olduğu zaman işlevini tamamen kaybeder. Bunun için özellikle Türkiye’deki STK’lar böyle bir örnekliği batıdaki samimi kuruluşlarla birlikte sağlamalıdır. Devlete bağlı, naylon STK’lar her ülkede, her devlette var. Onların söylemlerine bakarak, onun nerede durduğunu ve ne yapmak istediğini anlamaya çalışmak lâzım. Bugün dünyada insan hakları ile ilgili sorunlar olmazsa olmaz bir düzeyde iken ortak bir mutabakata varılamaması üzücü bir durumdur. Bu kadar kuşatmaya rağmen bir tek bu hak mücadelesi üzerinde birleşmiş olsak, bugün dünyayı birkaç defa yok edecek güçteki silahların dünyada bulunuşunu engellemiş olurduk.

Ahmet Bey, konuşmasında Türkiye’de hak arama mücadelesi konusunda vatandaşın yeterince bilinçli hareket etmediğini; dünya çapında da özellikle Amerika ve batılı devletlerin 11 Eylül sonrasında yaşananların sorun söylem birlikteliğinde sınıfta kaldığını belirtti. Sayın Yusuf Alataş Bey ise 2000 yılı sonrası Türkiye’de insan hakları alanında yaşanan gelişmeleri değerlendirecek.

Yusuf Alataş

İnsan Hakları Derneği Başkanı

Türkiye’deki insan haklarından söz ederken elbette bir süreçten söz ediyoruz. Ben de burada sizlerle düşüncelerimi paylaşırken neyi esas alacağımı düşündüğümde 1999’u esas almam gerektiği sonucuna vardım. 1999 yılının başlangıç olarak alınmasının önemli nedenleri var. Bir defa, kişi hak ve özgürlükleri açısından 1999 yılı özel bir öneme sahip. Bunun belli başlı birkaç nedeni var: Birincisi, 1999 Helsinki Zirvesi’yle birlikte Türkiye AB aday ülkesi olarak kabul edildi. Dolayısıyla bir AB süreci başladı. Türkiye, özellikle de siyasi alanda Kopenhag siyasi kriterleri dediğimiz, siyasi kriterler dediğimiz; demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık hakları olarak özetleyebileceğimiz bir alanda, yeni ve dünya standartlarına uygun, AB standartlarına uygun değişimler yapma ve kendi toplumuna bunu uygulama yükümlülüğü altına girdi. İkincisi, belki tesadüfler sonucu yine aynı yıl PKK ateşkes ilân etti. Bölgedeki çatışma ortamı neredeyse minimuma indi. Tabi özellikle iç çatışmaların yaşandığı ülkelerde insan hakları konusu çok daha fazla tartışmalı hâle gelebiliyor. Çünkü çatışma ve savaş ortamları insan hakları ihlâlleri üreten bataklıklar görevi görüyor. Dolayısıyla o dönemde bir ateşkesin ilân edilmiş olması ve büyük ölçüde fiili çatışmaların sıfır noktasına düşmüş olması yapılacak değişiklikler açısından, atılacak adımlar konusunda uygun bir zemin oluşturdu. Bir başka farklı konu, 1980 darbesiyle büyük oranda tasfiye edilmiş olan, fonksiyonunu kaybetmiş olan sivil toplum yeniden toparlanma sürecine girmişti. Ve Türkiye’de insan hakları ve özgürlükleri mücadelesi aktif bir konuma geçmiştir. Özellikle ihlâllerin izlenmesi ve kamuoyuna duyurulması hususunda çok etkili oluyordu. Bu da çok önemli ve belirleyici bir faktördür. Bana göre bir diğer faktör, Türkiye’deki sermayenin, aslında sistemi en fazla etkileme gücüne sahip olan ve bir anlamda sistemi kontrol eden, kontrol gücüne sahip olan sermayenin, bir parça liberal demokrasiyle, siyasetteki liberalizm ile ekonomideki liberalizm arasındaki ilişkiyi keşfetmiş olmasıdır. Eğer siz ticareti geliştirmek istiyorsanız ki, dünya gittikçe küçülüyor, uluslararası ticaret yapacaksınız ve ekonominizi liberalleştireceksiniz, tırnak içinde söylüyorum tabi, o zaman sisteminizin de liberalleşmesi ve başkalarının size geldiğinde haklarının güvence altına alınmış olmasının, uluslararası kamuoyunun o ülke ile ilişkileri destekliyor olmasının çok büyük önemi vardır. Bu faktörler aşağı yukarı 1999 yılı ve sonrasında çok uygun bir zemin oluşturdu. Ama bu hemen bir anda insan hakları yaşamına ve özgürlükler ortamına yansımadı. Çünkü bizim hükûmetlerimizin bu gelişmeleri algılaması çok uzun sürdü.

Hükûmetler bir taraftan AB’ye aday ülke ilân edilirken, bunun anlamını idrak etmekte oldukça geciktiler. Çünkü Türkiye’de şöyle bir gelenek vardı; uluslararası bütün sözleşmelere imza atıyor, ama bu anlaşma hükümleri kesinlikle Türkiye sınırları içerisine girmiyor. Özellikle de vatandaşlarla ilgili olanlar. Hep sınırların dışında kalıyor. Hatta Türkiye bazılarının hazırlanmasına öncülük ediyor, imzalıyor, ama kendi ülkesine gelince, kendi yurttaşlarına karşı bu sözleşmelerden kaynaklı yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Bu mekanizmaların çoğunda yaptırım öngörülmediği için anlamsız kalıyordu. AB projesi, bir toplumsal değişim projesi aynı zamanda. Yani sadece uluslararası bir sözleşmenin imzalanması yetmiyor. Onların kendilerine göre bir ekonomik sistemi var, bir siyasal sistemleri var, hak ve özgürlük değerleri var. Sizin o aileye girebilmeniz için o değerleri ister istemez kabul etmeniz gerekiyor. Ama bunu dahi bizim hükûmetlerin algılaması uzun sürdü.

1999’dan 2002’ye gelinceye kadar çok yavaş ve fazla bir şey yapmadan geçiştirilmek istendi. Yine bu süreci eskiden yapılan sözleşmeler gibi imzalamakla geçiştirebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bunun böyle olmadığı ilerleme raporlarıyla ortaya çıkınca hükûmetler de bir şeyler yapmaya başladılar. Fakat kabul etmek gerekir ki, bu yapılırken 1999’dan 2004 yılına kadar -bunun altını çiziyorum ve çok önemsediğimizi belirtiyorum- anayasal ve yasal değişiklikler yapıldı. Tabi bütün bunlar yapılırken Türkiye toplumunun ihtiyacı olduğu için yapılmadı. Yani, yurttaşlarımız daha rahat konuşsunlar, daha rahat ve özgür olsunlar, özgürlükleri, kişi güvenliği yasalarca korunsun; devletin güvenliği yanında yurttaş güvenliğinin de önemli olduğu, bunun kabul edildiği anlamına gelmiyordu. Daha çok, bir sürecin geçiştirilmesi ve bu sürecin sonucunda AB ile ilişkilerin düzeltilmesi ya da devam ettirilmesi öngörülüyordu. Mehter yürüyüşünü andırır biçimde, şu yeterlidir denilip en az ve en minimum adımlar atılıyor, yeterli olmayınca yeniden ele alınıyor, sonra yeniden değiştiriliyordu. Meselâ TCK’nın 312. maddesinin değişikliği ile ilgili ne kadar değişiklik yapıldı. Bütün bunlar toplumda bir de duygusal incinme yarattı. Yani hükûmet topluma diyor ki, “ne yapayım Avrupa kabul etmedi, başımıza müfettiş kesildi” diyor. Oysa yapacağı şey sözleşmenin bir gereği idi. Ama hedef olarak Avrupa’nın müfettişliğini gösterince toplumun da milliyetçi refleksleri harekete geçti. Bunun sonuçları 2004 ve 2005 yıllarında açığa çıktı.

Yine de bu dönemde önemli değişiklikler yapıldı. Kısaca şöyle bir hafızalarımızı tazelersek; idam cezası kaldırıldı, anayasadaki hak ve özgürlükleri sınırlayan hükümlerde düzeltmeler yapıldı, gözaltı süreleri kısaltıldı, ceza kovuşturmalarının her aşamasında avukatların yer alması/rol alması kabul edildi. TCK 312. ve 359. maddelerde önemli değişiklikler yapıldı ve yeni ceza yasasıyla tamamen farklı maddeler hâline getirildi. Dernekler yasasında önemli değişiklikler yapıldı. Yasanın deyimiyle, geleneksel olarak konuşulan lehçelerin TV’de haftada yarım saat yayınına dair düzenleme yapıldı. Kürtçe kursların açılması öngörüldü. Kadın erkek eşitliğine ilişkin anayasada değişiklik yapıldı. 90. maddede değişiklik yapıldı. Bu önemli bir şeydi; hak ve özgürlükler konusunda uluslararası sözleşmelerin öncelikli olduğu ilkesiydi. DGM’ler kaldırıldı. AHİM kararları yeniden yargılama sebebi sayıldı. Olağanüstü hâl kaldırıldı. Kadın hakları konusunda önemli adımlar atıldı vs. Bütün bunlar, bizim de olumlu karşılamakla birlikte, yüzde yüz yeterli gördüğümüz değişiklikler değildi. Ama çok da azımsanmayacak adımlardı bunlar. Bütün bunlar toplumda bir iyimserlik yarattı. Bunlar eksikti, tamamlandı, diğer eksiklikler de zaman içerisinde çözülür. Ama esas sorun yapılan bu değişikliklerin aynı oranda yaşama yansımamasıydı.

Bir sürü anayasa ve yasa değişti, ama sokaktaki vatandaşımızın yaşamına bu yansımadı. Ne polisin davranışında bir değişiklik oldu, ne mahkemenin sanıklara bakışında bir değişiklik oldu, ne toplumda sorunların (barışçıl) yöntemlerle çözülmesi konusunda bir kültürün gelişmesine neden oldu/hizmet etti. Militarizm geriletilemedi. Devletin klasik yapısındaki o taşlar yerinden oynatılamadı. Bugün eğer bu değişiklikler yapılmış, AB müfettiş rolüne bürünerek şunları, şunları yapmıyorsunuz demişse, bunun asıl kaynağı Türkiye’de verilen mücadeledir. Türkiye içinde verilen mücadelelerin verilerine dayanarak birileri sorunların öyle olmaması gerektiğini söylüyor. Yoksa hiç kimse gidip sahada çalışma yapmıyor. Sahada çalışma yaparak riski üstlenenler burada demokrasi mücadelesi verenlerdir, insan hakları mücadelesi savunucularıdır. Sahada mücadele çok riskli bir şeydir. Başka ülkeler hakkında ahkâm kesmek çok kolaydır. Bugün ben eminim ki Türkiye’de insan hak ve özgürlükleri konusunda, Türkiye dışındaki diğer ülkeler söz konusu olduğunda bizden de ileri sözler söyleyecek insanların sayısı oldukça fazladır. Hiç kimsenin bunlara itiraz etmesi söz konusu değil. Hepimiz uzağı görürüz, ama yakını görmeyiz. Kendi içimizdeki sorunlar konuşulduğunda, az önce Yavuz Beyin söylediği gibi, “Yahu kardeşim bizim yasalarımızda işkence yasak zaten, sen nasıl olur da işkence varmış gibi gösterip bunun tedavisiyle ilgileneceksin?” deniliyor. Ben de biliyorum, adam öldürmek de yasak ama her gün yüzlerce insan şu veya bu nedenle öldürülüyor. Yasalarla bir şekilde bunun üzerine gidilip gidilmemesi ayrı bir konu. Gidilse dahi, pratik ile yasal düzenleme aynı şey değil. Bir AB faktörü önemli itici güç oldu. Ama bence asıl yaratıcı güç, Türkiye’nin kendi içerisindeki sivil toplumun, insan hakları kuruluşlarının ve geçmişten beri gelen mücadele kültürünün oynadığı roldür. 2004’e gelindiğinde 17 Aralık müzakere tarihi verildi ve bir anda her şey tersine dönmeye başladı. Neden? Çünkü Türkiye toplumunu dönüştürme projesi yok. Türkiye insanının yaşamını değiştirmek gibi bir niyet de yok. Ahmet Beyin anlattığı gibi; polis gelir, vatandaşa bunu kaldır der ve kaldırırsınız. İtiraz etmezsiniz, bizim polis ne yaptığını bilir. Devlet büyükleri ne söylüyorsa o doğrudur. Dünyada en çok yeşil pasaport taşıyan insan Türk vatandaşlarıdır. En fazla kırmızı pasaport taşıyanlar da Türkiye’dedir. “Ben devletim”, diyen insanlar. Trabzon’da valiyi ziyaret ettiğimizde, valinin her iki cümlesinden biri “ben devletim” idi. Devletin kendisi onlar olunca, bir şeyin ne olup ne olmadığına da onlar karar veriyorlar. Dolayısıyla bu süreçte toplumu değiştirme, dönüştürme projesi yoktu. Artı, bana göre hükûmet yapabileceklerinin sınırına da gelmişti. Çünkü ondan sonra yapılacak olanlar, Türkiye’deki yapı taşlarını yerinden oynatacak şeylerdir. Atılacak daha ileri adımlar kaçınılmaz olarak toplumsal değişikliklere yol açacaktır. Oysa projede bu yoktu. Peki, sonra ne oldu?

17 Aralık 2004’ten sonra hükûmetten başlayarak sesler yükselmeye başladı. Ne dediler “Biz üzerimize düşeni yaptık, bundan sonra AB şunu yaparsa çifte standart uygulamış olur.”, “başka ülkelerden talep etmedikleri şeyleri talep ediyorlar bizden,” böyle tavırlar yok muydu, olabilir. Ama Türkiye’de yapılması gerekenleri yapmamanın gerekçesi olamazdı. Avrupa Birliği olmasa da biz özgür olmak istiyoruz. Biz AB’ye endeksli özgürlük istemiyoruz ki zaten. 1986’da İHD olarak kurulduğumuzda ve bunun bedelini çok ağır bir şekilde yıllar içerisinde ödediğimizde AB yoktu. Evet, AB’yi kolaylaştırıcı bir faktör olarak kabul ediyoruz. Ama AB’ye endeksli bir demokrasi ve özgürlük mücadelesini kesinlikle kabul etmiyoruz. Bütün bu gelişmelerden sonra hükûmet ağız değiştirmeye başladı. Biz her şeyi yaptık, reformların hepsi bitti denildi. Tersine söylemler başladı. Avrupa niye Diyarbakır’a gidiyor da Erzurum’a gitmiyor söylemleri başladı. İnsan hakları kuruluşlarının işkence raporlarında, sayın başbakan Avrupa Konseyinde yaptığı konuşmada, bizleri terör örgütleriyle bağlantılı örgütler olarak suçlamak hususunda hiç çekinmedi. Çok rahat bir şekilde terörle bağlantılandırdı. Çünkü bizim raporlarımız işine gelmiyordu. Ardından yine talihsiz bir şekilde 2004 Haziran ayından itibaren yeniden silahlı çatışma ortamına girdi Türkiye. Yeniden gerilim, yeniden çatışma, her gün cenazeler, her gün mayın patlamaları, her gün patlayan bombalara tanık olmaya başladık. 1999-2004 arası göreceli çatışmasızlık dönemi heba edildi. O dönemdeki barışçıl demokratik adımların atılması için uygun olan zemin, toplumsal barışın sağlanması konusundaki süreç heba edildi. Yeniden gerginlik başladı. Bir yandan hükûmetin yapacaklarının limitine gelmiş olması, bir yandan gerçek anlamda toplumu dönüştürmek istememesi, öte yandan çatışma ortamının yeniden başlamış olması eleştirilerin dozunu artırdı. Genelkurmaydan ve polisten itirazlar yükselmeye başladı. Genelkurmay dedi ki, siz yasaları değiştirdiniz, terörle mücadelede zorlanıyoruz. Polis dedi ki, suçlar arttı biz suçla mücadele edemiyoruz bu yasalar yüzünden. Oysa hiç kimse sormadı, hangi yasanın hangi maddesi size engel diye. Gerçekten suç oranında artış olup olmadığı konusunda objektif olarak derlenmiş veri var mı? Çıkarılan bu yasalarla bağlantılı olarak suç oranı artmış mıdır? Bu yasalar hangi yönüyle terörle mücadeleye engel olmuştur? Çünkü kendisini devlet olarak gören bizim kamu görevlilerimiz kendilerini hiçbir yasayla bağımlı hissetmiyorlar. Bu ülkede anayasa olabilir, yasalar olabilir. Sonuçta yasayı koyanlar da onlar, anayasayı yapanlar da onlar. Yasalar sadece sıradan vatandaşı sınırlayan hükümlerdir. Kamu görevlilerini sınırlamıyor. Ne zaman ki, bir şekilde onları sınırlayacak ölçüde açık ve net yazılmaya başlandı, hemen, terörle mücadelede zafiyet, suçla mücadelede zafiyet, diye karşımıza dikildiler. Arkasından 2005 nevrozu ve Mersin’deki bayrak olayı. Bayrak provokasyonu bahane edilerek sözde vatandaş, özde vatandaş tartışmasından tutun, hükûmet de dâhil olmak üzere milliyetçiliği kışkırtmaya, toplumdaki, halk düzeyindeki bir farklılığı kışkırtarak linç kültürünü geliştirmeye başladılar. Bütün olayların bende ayrıntılı dökümü var, ama vakit almamak için hepsini söylemeyeceğim, ama bir linç kültürü geliştiğini belirtmek istiyorum.

Devletin sahibi olduğunu söyleyen bu kamu görevlilerimiz, askerlerimiz, siyasetçilerimiz vatandaşların tepkisi diye gösterdiler. Vatandaş da daha fazla tepki göstermeye başladı. Madem bu kadar hoşgörülü davranılıyor -üstelik bir de vatanseverlik oluyor bu-, vatanseverlik uğruna daha fazla tepki göstermeye başladılar. Yani kendilerini hem yargıç, hem de cellât yerine koymaya başladılar. Kimin hareketinin özgürlük, kimin hareketinin terörist hareket olduğuna kendileri karar vermeye başladılar. En basit basın toplantıları bile basılmaya başlandı. Sanıyorum Adana’da idi, bir televizyonun kameramanı linç edildi. Bütün bunlar üzerine bütün reformlar rafa kaldırıldı; 1994-2005 yılları arasında yasalarda ilk kez geriye dönüş amacıyla değişiklik yapıldı. Güvenlik güçlerinin doğrudan doğruya karar vermesini sınırlayan, soruşturmaların savcılar tarafından yürütülmesini öngören hükümlerde çok ciddi geri adımlar atıldı. Avukat yardımı örgütlü suçlarda değiştirildi vs. vs. Her şey rafa kalktı. Şu anda bakın hiç konuşan var mı? Kültürel haklardan, azınlık haklarından söz eden var mı? Düşünce özgürlüğü çok fazla ihlâl edildiği için sadece o tartışılıyor. En temel hak konusunda bir araya gelebilmiş değiliz. Ama diğer konular hiç konuşulmuyor. Aksine şimdi terörle mücadele yasası üzerinde çalışma var, şu andaki sistemin bile geri gideceğine dair bir bekleyiş var. O eski mevzuattaki düzeltmelerin yerini tedirgin bir bekleyiş aldı. Tabi bunun dünyadaki küresel gelişme ile de yakından ilgisi var. Özellikle ekonomik ve sosyal konularındaki hakların, küreselleşme ve neoliberal politikaların sonucu olduğunu söylemem lâzım ama fazla zamanım yok. Bugün gelinen noktanın çok iyi bir nokta olmadığını söylemek istiyorum. Geçmişle kıyaslarsak daha iyi bir noktadayız, ama olması gerekenle kıyaslarsak şu anda hiç de iyi bir noktada değiliz. Ama söyleyeceğim iyi şeyler de var: Bence Türkiye’de insan hakları giderek daha fazla gelişiyor. Artık insan hakları bilinci, toplum bilinci beş yıl önceki, on yıl önceki bir toplum bilinci değil. Türkiye insan hakları hareketi daha güçlü ve iş birliği olanaklarını/yeteneklerini geliştirme noktasında bulunuyor. Bunun tipik bir örneği İHD ile MAZLUMDER arasındaki ilişkilerle başlamıştır. Çok farklı zeminlerden ve farklı dünya görüşlerinden gelen bu iki örgüt, ortak bir insan hakları anlayışında buluşulabileceğini herkese gösterdi. Biz bugün ortaklaşa insan hakları mücadelesi verebiliyoruz. Bugün daha ileri götürmüş durumdayız; insan hakları platformu diye bir platform oluşturuldu: İHD, MAZLUMDER, TİHV, Uluslararası Af Örgütü ve Helsinki Yurttaşlar Derneğinin katıldığı bir ortak platform. Türkiye çapındaki insan hakları hareketinin gücünü bir araya getirerek daha etkili şeyler yapmak amacıyla bir araya gelmiş durumdayız. Bütün bunları söylerken hükûmetin durumu hakkında şunu söylemedim: Niyeti şöyledir, böyledir o ayrı. Ama hükûmetin konumunun da iyi bir noktada olduğunu söylemek mümkün değil.

Hükûmet gerçek anlamda hükûmet mi, gerçekten tek iktidar mı, bu da çok önemli. Ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bu ülkede meclis başkanının eşi başörtülü, başbakanın eşi başörtülü diye, kendi çalıştıkları mekân olan mecliste eşleri ile birlikte yemek yiyemiyorlar. Ben bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Meclis lokantasına gidip meclis başkanı eşi ile birlikte bir yemek yiyemeyecek. Ya da resmî davette kişiye, sen eşini getirme denilecek. Böyle bir demokrasi, böyle bir hükûmet olabilir mi? Bir başbakansınız ve eşinizi kamusal alan denilen yerlere götüremiyorsunuz. Bu da hükûmetin içinde bulunduğu ikilemleri gösteriyor. Ama samimi olmak gerekir. Kendi özgürlüklerinizi açık yüreklilikle savunabilmeniz için öncelikle karşıtlarınızın özgürlüklerini savunmalısınız. Önce AKP bu ülkenin tarihinde oruç tutmadığı için ya da başka mezhebe sahip olduğu için çok ciddi bir şekilde baskıya uğramış, saldırıya uğramış, öldürülmüş insanlar olduğunu da göz önünde tutmalı ve karşıtlarının özgürlüklerine samimi bir şekilde sahip çıkmalı. O toplum kesimleri de kendisinden farklı olanların haklarına sahip çıkmalı. Herkes kendi hakkını savunur. Herkes ayağına taş düştüğünde bağırır. Önemli olan yanındakinin ayağına taş düştüğünde bağırabilmektir.

Yusuf Beyin Türkiye’deki insan haklarının gelişimini çok yönlü olarak ele almasının ardından, uluslararası örgütlerin hak arama mücadelesinde üstlendiği rolü ise Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Medya Koordinatörü Özlem Hanım anlatacak.

Özlem Dalkıran

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Medya Koordinatörü

Söze, sevgili Yusuf Alataş’ın bir sözünden başlamak istiyorum. Kendime minik minik notlar alırken, uluslararası insan hakları kuruluşları=megafon, gibi bir şey yazmışım. Aynı şey Alataş tarafından da söylendi. Eğer bir ülkede insan hakları gerçekleştirilecekse, gelişecekse bunu dışarıdaki insanlar yapamaz. Bunu ancak bu ülkenin sivil toplum hareketi gerçekleştirebilir. Uluslararası Af Örgütü üyesiyim. Uluslararası Af Örgütü, dışarıdan size, bunlar şunlar bu ülkede yanlış ve değişmesi gerekir dediğinde, eğer toplumda böyle bir niyet yoksa zaten devletin böyle bir talebi hiçbir zaman olmuyor. Demokratik toplumlarda bile bu olmuyor. Bazen gereğinden fazla önem atfedildiğine inanıyorum insan hakları kuruluşlarına. Bir toplumu oluşturan halk değişim ve gelişim istiyorsa ancak o ülkenin sivil toplum örgütleri dayanışma içerisinde bu gelişme için mücadele ediyorsa bu toplum değişebilir. Bu düzen değişebilir. Neden megafon? İşte tam da burada, sadece Türkiye’de de değil, Ahmet Beyin söylediği gibi 11 Eylül sonrasında artık batıda da insan hakları örgütleri tu kaka oldu. Eskiden, meselâ Avrupa ülkelerine baktığımızda, Uluslararası Af Örgütüne baktığımızda, Dış İşleri yetkilisi Türkiye’ye gelecek veya ABD’ye gidecek, özel randevu talep edip, bu ülke ile ilgili son gelişmeler nelerdir diye sormak için sivil toplumun ayağına geliyordu. Ama 11 Eylül sonrası bu ilişkilerdeki gerginlikler de arttı. Kendisinde sorun olmadığı sürece başka taraflara el kol uzatmak, devletler arasında insan haklarının siyaset olarak kullanılması ne yazık ki, 11 Eylül gibi dönemlerde de gerçek yüzlerini gösterdi ve samimiyetini kaybetti. Megafonuz, iki nedenle megafonuz; bir, burada insan hakları savunucuları vatan hainidir, teröristtir. Batı Avrupa’da da böyle bir algılama başladı. Bu kadar sert ifade edilmese de. Ama bu durum sorunların alev alev yaşandığı ülkelerde şu anda böyledir. Ama doğası gereği insan hakları savunuculuğu hep muhalefettedir. Muhalif olmak zorundadır insan hakları savunucusu. Devlet bunu vatan haini olarak kabul ettiğinde toplum da çok çabuk benimseyiveriyor vatan hainliğini, teröristliğini. Ne zaman ki burada çok ciddi baskı altındaki örgütler, bu eğilim ve trendden dolayı çok fazla duyulamıyor ve ciddiye alınamıyor, işte o zaman uluslararası insan hakları kuruluşları devreye giriyor. Buradan dünyaya doğru bir megafon oluveriyorlar. Çünkü kaynaklarımız çok belli. Yerel örgütler olarak suçluluk kaynaklarımız belli, ilişkilerimiz belli, kollarımızı uzatabildiğimiz yerler belli. İşte bu uluslararası insan hakları örgütleri bunu bütün dünyaya çok daha çabuk yayma konusunda son derece etkili oluyor. Özüne baktığımızda aslında insan hakları kuruluşları nasıl çalışıyor? Megafonluk derken, çift taraflı bir çalışma var burada. Kendi üyesi bulunduğum Uluslararası Af Örgütünden örnek vereyim. Türkiye ile ilgili bir rapor yayınladığında çok dikkatli bakarsanız; MAZLUMDER’in, İHD’nin, İHV’nin raporlarından farklı bir şey göremeyeceksiniz. Çünkü bizim burada sürekli çalışan bir araştırmacımız yok. Belki biliyorsunuz, kendi ülkesinde çalışmamak gibi bir kuralı var. Biz Türkiye’deki Uluslararası Af Örgütü üyeleri, Türkiye ile ilgili rapor yazamıyoruz ya da buradaki kampanyalara aktif olarak katılamıyoruz. Ama yasal değişikliklerle ilgili olarak çalışma yapabiliyoruz. Türkiye ile ilgili insan hakları ihlâli vardır diye yüksek sesle söyleyemiyoruz. Dolayısıyla biz böyle bir iş yapmadığımız için Uluslararası Af Örgütünün tek taraflı olarak hazırlayıp gönderdiği raporlar -ulaştığında devletin hafif bir hareketlendiği raporlar- Türkiye’de çalışan yerel insan hakları savunucularının bize ilettiği bilgilerden oluşmuş raporlardır. Bu raporlar, bu bilgiler, mağdur yakınlarından, avukatlarından, yerel insan hakları örgütlerinden, bizim Londra’daki araştırmacımıza ulaşan, onun dönem dönem buraya gelip, yine bu arkadaşlarımızla konuşup aldığı bilgiler üzerine düzenlenen raporlardır. Yani biz Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz, o anlamda. Ama enteresan bir durum bu; devletin çifte standardı meselesi. İHV, İHD veya MAZLUMDER bu raporu sunduğunda çok kolaylıkla vatan haini ilân edilebiliyor. Aynı rapor Uluslararası Af Örgütünün raporu olarak çıktığında -ki yerel örgütlerden ulaşan parça parça raporların bir araya getirilmesinden oluşan bir rapordur bu- ancak “biraz taraflı yazılmış” denebiliyor. Çünkü Uluslararası Af Örgütü ya da İnsan Hakları İzleme Örgütü de böyle. Bu şekilde çok sayıda örgüt var. Bu çok önemli, siz bir ülkedeki insan hakları mücadelesinde devletin göz ardı ettiği/edebildiği bir şeyi bütün dünyaya duyuruyorsunuz. Ve etkisi daha fazla oluyor. Burada Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşları megafon ya da sesi büyütme görevi görüyor. Bundan belki daha önemli bir şey var, sonuçta ne olursa olsun eğer bir ülkede insan hakları savunuculuğu geleneği, kültürü ve örgütleri varsa, yine de seslerini duyurabiliyorlar, bu mücadeleyi sürdürebiliyorlar. Ama bir de bu örgütlenmenin zinhar mümkün olmadığı, devlet tarafından gerçekten ciddi baskı altında olan, örgütlenme özgürlüğünün olmadığı ülkeler söz konusu. Bu ülkelerde gerçek anlamda yer altı örgütü gibi çalışmak zorunda kalan insan hakları savunucuları oluyor. Bir örgütlü hareket içinde olmuyor. İnsan hakları örgütlerinin önemi bence çok büyük. Çünkü oradan gelen parça parça haberleri, ya da sürgün edilmiş, mülteci olmak zorunda kalmış, ülkesinden kaçmak zorunda kalmış kişilerden derlenen bilgileri ve tabiî ki, devleti de yakından takip ederek oluşturduğu bu raporlarla o ülkedeki sorunları mercek altına almaya veya dünya kamuoyunu haberdar etmeye çalışıyor. Meselâ Burma’da ne olup bittiğini ya da devletin koyduğu adla Malldal’da ne olup bittiğini ancak ve ancak uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlar aracılığıyla duyabiliyor dünya. Medyayı tabi ki ayrı tutuyorum. Medya tamamen ayrı bir haber kaynağı. Meselâ ben bizim raporlarımızdan hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılıydı; Suudi Arabistan’da insan hakları ihlâlleri ile ilgili bir rapor yayımladık, bu altı aylık bir kampanyaydı. Uluslararası Af Örgütü Suudi Arabistan’da yaşanan insan hakları ihlâlleri ile ilgili bir kampanya sürdürdü. Bu kampanya çok çabuk sonuç veren bir kampanyaydı. Çünkü Suudi Arabistan’a devletler arası arenada da çok fazla müdahale edilmiyor; petrol kaynakları vs. den dolayı. Çok üzerine gidilmeyen bir ülke. Kadın hakları konusunda ciddi bir bölüm vardı raporda. Hemen imzalayacağız dediler ve imzaladılar da kadın hakları sözleşmesini. Çünkü kampanya, uluslararası bir örgütün yaptığı bir çalışmaydı. Hâlâ yürürlüğe girmedi ama en azından imzaladılar. Yargının bağımsızlığı ile ilgili eleştiri yaptık, Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Özel Raportörünü hemen davet ettiler. Dünyada bir etki yarattı. Ve daha da önemlisi bence Suudi Arabistan’da medya aracılığıyla bir insan hakları tartışması başladı. Ne kadar legalleştiği tartışılır. Ama en azından iki üç ay “Suudi Arabistan İnsan Hakları İhlâlleri Raporu” o ülkede insan hakları nedir sorusunu popülerleştirerek halk arasında tartışılmasına zemin hazırladı. Dolayısıyla böyle de bir etkisi var. Uluslararası insan hakları örgütü derken, Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü, İnsan Hakları Af Örgütü ya da Greenpeace gibi monoblok bir örgüt yapılanmasının dışında bir de federasyonlar ve konfederasyonlar var ki bence son derece önemli. Yapılanmaları ve çalışmaları biraz daha farklı olmasına rağmen orada da çok ciddi bir güç var. Ya da geçici koalisyonlar dediğimiz, bütün ulusal ve uluslararası örgütlerin bir araya gelerek yaptığı çok ciddi çalışmalar var. Yerel örgütlerden, örneğin İnsan Hakları Örgütleri Federasyonuna baktığımızda, orada aynı amaç için bir araya gelmiş çok sayıda yerel örgüt, ulusal örgüt, deneyim paylaşımı, bilgi aktarımı, bilgi paylaşımı gibi yerel sorunu küresel boyutta tartışıp, ortak yerel çözümlerle yollarına devam ediyorlar. Bir Uluslararası Ceza Mahkemesi BM’de gündeme geldi ve kurulabildiyse beş binden fazla üyesi olan bir uluslararası koalisyon sayesinde olmuştur. Dünya çapında irili ufaklı beş bin üyesi olan bir koalisyon kuruldu ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması amaçlanmıştı. BM tarafından da kabul edildi. Mükemmel olana kadar da bu koalisyon devam ediyor. Daha çok ülke bunu onaylayıncaya kadar çalışmalar devam edecek. Şimdi o ufak örgütler tek tek çalışsaydı bu etki olmayacaktı. Benim ülkem Uluslararası Ceza Mahkemesine taraf olsun demek için, bir iki yerel örgüt yeterli olmayacaktı. Ama dünyanın 180 ülkesinden beş bin örgüt bir araya geldiğinde etkisi daha güçlü oluyor. Meselâ her ay bir ülkeye odaklanıyoruz ve 180 ülkeden oraya mesajlar gidiyor. Burma’dan Amerika’ya mesaj gitmesi çok önemli; insanların haritada yerini bilmediği bir yerden, sokaktaki insandan giden herhangi bir mektup devletleri çok etkiledi. Bu koalisyonların böyle büyük etkisi var. Çünkü tek amaç için birleşip, -bir üzüm salkımı düşünün- aynı amaç için küresel bir hareket ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla, baktığımızda BM’de yürürlüğe giren, kabul edilen çok sayıda sözleşme yine bu tür koalisyonların, federasyonların eseridir. İşkenceye karşı sözleşme, aralarında Uluslararası Af Örgütünün de bulunduğu böyle bir büyük koalisyon tarafından çok yoğun bir lobi çalışmasıyla benimsetildi. Çocuk Hakları Sözleşmesi keza öyle. BM, “ne kadar güzel, haydi şu hakları geliştirelim” demiyor. Sonuçta devletlerden oluşan bir örgüt. Hiç de öyle sivil mantıkla düşündüğüne inanmıyorum BM’nin. İçeriden içeriden elbette oradaki “dost devlet temsilcilerini” ikna ederek yürüyen bir süreç var. Bu sözleşmeler öyle tepeden inme, BM üyesi devletler tarafından hazırlanan şeyler değil. Arkada hep o gözükmeyen STÖ var, insan hakları örgütleri var. Dolayısıyla uluslararası olmak, uluslararası iş birliği ve dayanışmayla, yerel örgütlerin ve uluslararası örgütlerin dayanışmasıyla insan haklarının evrensel boyutunu ve dayanışmasını çok etkili bir şekilde görebiliyoruz. Bu hem yereldeki insan haklarının gelişmesine çok ciddi katkıda bulunuyor, hem de yerel bir örgüte vatan haini damgası vurmak kolay, ama uluslararası bir örgütün etki alanı çok daha geniş. Bir kibrit çöpünü kolay kırarsınız da kırk kibrit çöpünü kıramazsınız. Uluslararası boyuta taşındığında çok etkili bir insan hakları mücadelesi bloku ortaya çıkıyor. Dolayısıyla çift taraflı çalışan bir faydası var uluslararası insan hakları örgütlerinin. Son olarak şunu söyleyerek bitirmek istiyorum: Çok önemlidir uluslararası insan hakları örgütleri. Çünkü birçok devletler arası kuruluşta danışman olarak görev yaparlar ya da ciddiye alınırlar. İnsan hakları mücadelesi, ancak o ülkenin insan hakları mücadelesi veren örgütlerinin varlığıyla vardır. Uluslararası insan hakları kuruluşları buna sadece destek verme konusunda etkili olabilir. Daha iyi bir dünya, evrensel olarak baktığımızda daha iyi bir dünya, insan haklarına saygılı bir dünya da uluslararası ve ulusal insan hakları gruplarının aynı şekilde çalışmalarıyla mümkün oluyor.

Özlem Hanıma da teşekkür ediyoruz. Bize bir ülkedeki insan hakları mücadelesinde uluslararası insan hakları örgütlerinin rollerini aktardı. Son olarak MAZLUMDER Genel Başkanı Cevat Özkaya bizlere insan haklarında yeni arayış ve perspektiflerin mümkün olup olmadığından bahsedecek.

Cevat Özkaya

MAZLUMDER Başkanı

Böyle yorulmuş bir insan topluluğuna fıkra gibi bir gerçekle konuşmaya başlamanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Türkiye için, Osmanlı toplumu için istibdattan bıktık, nasıl yapalım da hürriyeti elde edelim diye sorduklarında, Keçecizade Fuat Paşa o günün şartlarında diyor ki, “Çocuklar, hürriyet iki türlü olur; ya yukarıdan verirler ya da alttan siz organize olur, siz alırsınız. Yukarıdan bize bugüne kadar böyle bir şey gelmedi. Baskı geldi mütemadiyen. Aşağıdan da bizim organize olmamız mümkün değil”. Peki, ne yapacağız, hep böyle müstebit yönetimler altında hürriyetsiz olarak mı yaşayacağız? diye sorduklarında, diyor ki, “Valla ayakkabıcı gibi yandan vuracağız.” Ne demek bu, dediklerinde de “Valla Avrupa ülkelerinin sefaretlerini kullanacağız. Avrupa ülkelerini kullanacağız ve hürriyet alanımızı genişleteceğiz.” diyor. Buradan dönüp geldiğimizde Türkiye’ye, bugün de siyasetin, insan hakları savunucularının bir kısmının da dile getirdiği bir şey var; AB normlarını kullanarak, o vasıtayla, biraz da hükûmetlerin yarattığı siyaset aracı alanını kullanarak insan haklarını geliştirmek gibi bir durumla karşı karşıyayız. Oysa biz bugün Yusuf Beyin dediği gibi AB üyesi olsak da olmasak da insan olmamız hasebiyle kendimizi savunup, ülkemizdeki hükûmetlerin, devletin, vatandaşın bu haklarını meşru haklar olarak takdim etmesi, bizim de savunmamızı bu şekilde yapmamız doğru olurdu. Bir başka şey, insan hakları savunuculuğu netameli bir iş. Yusuf Bey de bahsetti, bir polis üç dört ay önce kaçırılmış PKK tarafından, tabi ki devletin yaptığı, yapabildiği çok fazla bir şey olmadığı için aile de insan hakları kurumlarına başvuruyor. Öyle bir noktadasınız ki, bir tarafta çocuğunu kaybetmek durumuyla karşı karşıya bulunan bir aile, bir tarafta da böyle bir şeye müdahale ettiğinizde sizi hain ilân edecek bir devlet. İkisinin arasında bir karar vereceksiniz. Türkiye’de insan hakları dernekleri kritik kararlarını hep böyle durumlarda vermiştir. Hakikaten bugün yarın bir heyet oluşturulacak, kaçıran taraf da bir heyet oluşturacak... İnsan hakları dernekleri böyle bir talebe müspet bakacağını söylediler. En sonunda şöyle bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz: Bu benim çocuğum olsaydı ne yapardım? Bir nevi empati yapıyorsunuz. Bunu yapmıyor olsanız bile bir insanın hayatı önemli, yaşam hakkı önemli, mecburen siz bir heyet kurup gidiyorsunuz. Ama bunun arkasından size PKK ile iş birliği yapıyor, vatan hainidirler, şudurlar, budurlar, demeyeceklerinin hiçbir garantisi yok. Büyük ölçüde de, o ana baba devlete gitmiştir, onlar da insan hakları örgütlerine başvurabilirsiniz demişlerdir. Ama kapalı kapılar arkasında söylenen bu sözlerin hiçbiri kapı önünde telâffuz edilmez. Ve siz hem vatandaş nezdinde, hem devlet nezdinde farklı konumda değerlendirilmeye başlarsınız. Ve bunu sineye çekmek zorundasınız. Böyle de bir ağırlığı olan bir şeydir insan hakları savunuculuğu. Buradan kendi konuma geçeyim, insan haklarının yeniden değerlendirilmesi ve yeni arayışlara girilmesinin birbiriyle ilintili iki aşaması var; birincisi, egemen insan hakları anlayışının pratik uygulamasının bir kritiğe tabi tutulması, ikincisi de hâkim insan hakları anlayışı sorunlarının teorik anlamda tartışılması. Çok örnek verilebilir de, son on on beş yıldır hayli artan bir eleştiri söz konusu, insan hakları söylem ve teorisine ilişkin. Bunun en hareketlendiği dönemler de, Bosna Savaşı’nın yaşandığı dönemdir. İnsan hakları savunucusu konumunda, başka ülkeleri ve başka devletleri insan haklarını ihlâl etmekle suçlayan gelişmiş Batı ülkelerinin bulunduğu bir ortamda böyle bir savaşın cereyan etmesi ve bunun iki yüz bin civarında ölü, tecavüze uğramış sayısız kadın ve yaralı insan bıraktıktan ve ancak siyasi ortam müsait hâle geldikten sonra müdahale edilip savaşın durdurulması, insan hakları teorisi konusunda bir sıkıntı ve eleştiri meydana getirdi. Ve şunu söylediler, eğer Batı Avrupa’nın ortasındaki bir yerde böyle bir katliam yapılıyor ve buna yeterli derecede ses çıkarılamıyorsa burada bir sıkıntı var demektir. Aynı şey, Irak Savaşı cereyan ederken, orada bir despotun bulunması, bu despotun insan hakları ihlâlleri yapması, devletlerin de desteğiyle, insan hakları kurumlarının savunduğu bir söylem hâline geldi ve Bosna’dakinden çok daha fazla tekrar edilen, insan zihninde iz bırakan olaylar yaşandı. Burada bir diktatör yok muydu? Vardı tabi, burada bir zulüm ve insan hakları ihlâli yaşanmıyor muydu? Elbette vardı. Ama öbür tarafta olduğundan daha fazla bir şey miydi bu? Böyle bir terazi yok, ama her hâlde daha fazla bir şey değildi. Peki, bu savaş olup bittikten sonra bu ihlâller ortadan kalktı mı? Kalkmadı. Yeterli tepki kondu mu, konmadı mı diye bir tartışma gündemi de açıldı ve insan haklarına ilişkin eleştiriler gündeme geldi. Bir başka eleştiri de, sebepleri gündeme getirmeden sadece sonuçlar üzerinde duruyor insan hakları örgütleri ve insan hakları söylemi. Bir eleştiri de şu anlamda cereyan ediyor, burayı, burada yapılan işkenceleri tartışıyorsunuz. Tartışılması gereken bir şey. Peki, Ebu Gureyb neyin ürünüdür? Ne oldu da Ebu Gureyb gibi hadiseler meydana geldi? Nihayet Amerika Irak’ı işgal ederken birtakım gerekçeler ortaya sürdü; burada kitle imha silahları vardır, biyolojik silahlar vardır vs. Bunca zamandır, iki üç senedir bütün Irak’ın envanteri Amerika’nın elindedir, bu silahlara ilişkin en ufak bir bulguya rastlanmadı. Bir defa savaşı meşru gösterecek ki bana kalırsa meşruiyeti yok. Ama savaşı meşru gösterecek delilin hiçbiri bulunamadı. Bulunamayınca, bu savaşın akabinde ölen insanların, işkenceye tâbi tutulan insanların bu işkence ve bu ölümlere uğramasının müsebbibi, burayı işgal eden uluslardır. Ama öyle bir durum ortaya çıktı ki, hem işgal edenler üst seviyede kaldılar, hem işgal edenleri eleştirecek olan insan hakları teşekkülleri seslerini yeteri kadar duyuramadılar. Bundan dolayı da insan haklarına ilişkin sıkıntılar meydana geldi. Meselâ bir başka şey, birtakım ülkeler, zayıf ülkeler diyelim bunlara, güvenlik gerekçesiyle birtakım kurallar ortaya koyuyorlar. Bunlar, insan haklarını ihlâl eden kurallar da oluyor. Tabiî ki insan hakları örgütleri, insan hakları savunucuları da bunu meşru kabul etmiyorlar. Bu anlamda haklılar. Aynı şey bir güçlü devlet tarafından yapıldığında, oraya aynı baskıyı uygulamak durumuyla karşı karşıya kalmıyorsunuz. Hakikaten o güvenlik için çok gerekli bir durum hâline geliyor. Meselâ 11 Eylül sonrası Amerika ve İngiltere’de yapılanlar, daha önce insan hakları savunucusu pozisyonunda olan insanların bu anlamda şüphelerini celbeden bir durum meydana getirmiştir. Pratik sorunları uzatmak mümkün... İkinci aşamada da teorik sorunlar var. İnsan haklarının evrenselliği sorunu tartışma gündemindedir. Bir defa insan hakları kaynak olarak batı kültürünün ürünüdür ve başka herhangi bir inançtan, herhangi bir dünya görüşünden, herhangi bir kültürden ne esinlenilmiştir, ne de onlara herhangi bir şey sorulmuştur. Sadece batı dünyasında üretilmiş haklardır. Dolayısıyla bunların evrensel olabileceği gibi, evrensel olmama özelliği de bulunmaktadır. Bu anlamda, insan hakları yeniden sorgulanmalıdır. Eğer evrensel olması isteniyorsa dünyanın 1/6’sını kapsayan haklar, diğer 5/6 da dinlenerek ve en azından onların da katkıları sağlanarak gerçekten evrensel bir insan hakları söylemi ortaya çıkarılmalıdır şeklinde de bir söylem var. Çok yanlış mıdır? Bana göre yanlış değil. Burada hegemonik batı gücünün bütün dünyaya, modern yaşam tarzını nasıl dayatıyorsa bu hakları da dayattığı varsayılıyor. İnsanların bulundukları yörelere ilişkin tabi bütünüyle yöresel hakları evrensel hâle getirmek mümkün değil, ama insanların arkasında ortaklaşa durabilecekleri evrensel birtakım kurallarda buluşmaları mümkün bir şeydir. Bu denenmemiştir. Bir kültürün ürettiği haklar, evrensel haklar olarak diğer kültürlere, diğer inançlara, diğer dünyalara dayatılmıştır diye de bir eleştiri söz konusudur. Bir başka şey, bireysel ve siyasal hakların ötesindeki hakların çok gündeme getirilmediğine ilişkin bir eleştiri. Biliyorsunuz, birinci kuşak, ikinci kuşak, üçüncü kuşak haklar olarak tadat edilmiştir. Onlar böyle sıralanmıştır. Yalnız insan hakları ve insan hakları aktivizmi dediğimiz zaman nihayetinde bireysel ve siyasal hakların ötesinde bir hareketin olmadığını görüyoruz. Deniyor ki, BM insan hakları deklarasyonları, sözleşmeleri ve anlaşmalarında; sağlık, beslenme, konut hakkı gibi ekonomik haklar, insanların kendi geleceklerini kendilerinin belirleyebileceği gibi toplu haklar yer alıyorsa da, bugün çoğu insan hakları söylemcilerinin ve aksiyonerlerinin savundukları ve yaygın olan haklar, sınırlı haklardır. İnsan hakları, özellikle bireysel sivil, siyasi haklarla eş değer tutulur hâle gelmiştir. Bu da bir eleştiri konusu olmaktadır. Şöyle deniliyor, aslında yaşamını sürdürme hakkına sahip olmayan insanların seyahat hakkına sahip olması çok anlamlı bir şey değildir. Bu şunu da beraberinde getirmiyor; siz insanların temel haklarını savunmayın, öncelikle ekonomik haklarını savunun. Burada bir denge gözetilmelidir. Eğer dünyanın 5/6’sı ve bunun da büyük bir kısmı yoksulluk sınırında, açlık sınırında yaşıyorsa, bu bir insan hakları ihlâli oluşturmamakta mıdır? O zaman dünyayı istilâ eden sermaye güçlerine karşı insan hakları söylemcilerinin söyleyebileceği hiçbir şey yok mudur? Ve eğer bunu söylemiyorsa, o zaman insan hakları söylemi dünyanın 5/6’sını ihmal eden ve onun dışındaki 1/6’sına hitap eden haklar cümlesinden olur ki, burada bir eleştiri daha söz konusu, bu hakları zaten kendi bünyelerinde, hukuklarında bulanların, insan hakları hukuklarında varsa, hukuki haklar olarak zaten karşılarına çıkacaktır. İnsan hakları, hukukun da üstünde, hukuku da bağlayan haklar olması hasebiyle zaten bunlar batı ülkelerinin birçoğu tarafından sağlanmış durumda. Batının oluşturduğu başkasını ve ötekini sorgulama haklarıdır. Dolayısıyla bu anlamda siyasetin aleti olurlar. Ve oluyorlar da. Böyle bir eleştiri de söz konusu. Bir de şöyle bir şey var, insan hakları teorisi ve insan hakları söylemcileri ve bunu ortaya koyanlar haklar konusunda seçici davranmaktadırlar. Nedir meselâ bu, bireysel ve siyasal haklar konusunda, hatta cins ayrımı konusunda çok atak olan insan hakları söylemcilerinin, diyelim ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bir hak olarak verilmiş olan aile kurma hakkı ve aileyi koruma hakkını savunmak konusunda hiç de öyle istekli olduklarını göremiyoruz. Eğer “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” bir takım temel hakları tespit ediyor ve bunlardan bir tanesi de aile ise, son dönemde olağanüstü bir şekilde yıpratılan, ortadan kaldırılan ve adeta transformasyona uğrayan bir sürece girdi. Hatta şöyle bir şey; kadın ve erkek cinsi arasındaki birliktelikten doğan bir aile yapısı artık bütün aile kavramını ifade etmez hâle geldi.


Ana Sayfa  |  S.S.S  |  Site Haritası  |  Kullanım Şartları  |  İletişim
Copyright © Edam, 2006. Tüm Hakları Saklıdır. Portal Yazılımı A.Fatih UYLAŞ